Tahkimin Temel İlkeleri #2: Ayrılabilirlik (Separability) İlkesi
Ayrılabilirlik İlkesi: Tahkim Anlaşmasının Asıl Sözleşmeden Bağımsızlığı, Sınırları ve Türk Hukukundaki Görünümü
Tahkim anlaşması, içinde yer aldığı asıl sözleşmeden hukuken bağımsız bir anlaşma sayılır. Asıl sözleşmenin geçersizliği, feshi veya sona ermesi, tahkim anlaşmasını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Türk hukukunda ilke iki katmanda düzenlenmiştir: HMK m. 412/4 ve MTK m. 4/4 bir itiraz yasağı getirir, HMK m. 422/1 ve MTK m. 7/H ise hakemin değerlendirme yöntemini belirler.
İlke mutlak bir koruma sağlamaz. Sakatlık doğrudan tahkim anlaşmasını hedef alıyorsa (özel temsil yetkisinin yokluğu, sahte imza, tahkim yönünde hiç irade açıklanmamış olması) tahkim anlaşması ayrıca geçersiz sayılabilir.
İlkenin en pratik sonucu, tahkim anlaşmasına asıl sözleşmeden farklı bir hukukun uygulanabilmesidir. İngiliz hukukunda 1 Ağustos 2025'te yürürlüğe giren Arbitration Act 2025'in getirdiği yeni m. 6A bu alandaki dengeyi kökten değiştirmiştir.
Serinin ilk yazısında, hakemin kendi yetkisi hakkında karar verme yetkisini ifade eden Kompetenz-Kompetenz ilkesini ele almıştık. Bu yazının konusunu ise, Kompetenz-Kompetenz ile birlikte çağdaş tahkim hukukunun taşıyıcı sütunlarını oluşturan ikinci yapısal ilke, ayrılabilirlik ilkesi oluşturmaktadır.
Tahkim anlaşmasının kaderi, içerisinde yer aldığı asıl sözleşmenin kaderine bağlı mıdır? İlk bakışta bu sorunun cevabı olumlu görünmektedir. Zira tahkim şartı, uygulamada çoğu zaman taraflar arasındaki asıl sözleşmede yer alan bir hüküm olarak kaleme alınmaktadır. Bu nedenle, asıl sözleşmenin geçersiz olması, sona ermesi, feshedilmesi veya hiç kurulmamış olduğunun ileri sürülmesi hâlinde tahkim şartının da aynı hukuki akıbeti paylaşacağı düşünülebilir.
Ne var ki, modern tahkim hukuku bu varsayımı kabul etmemektedir. Gerek ulusal tahkim mevzuatlarında gerek milletlerarası tahkim kurallarında gerekse uluslararası tahkim uygulamasında benimsenen yaklaşım, tahkim anlaşmasının asıl sözleşmeden hukuken bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiği yönündedir. Ayrılabilirlik (separability veya severability) ilkesi olarak adlandırılan bu ilke uyarınca, tahkim anlaşmasının varlığı ve geçerliliği, kural olarak içerisinde yer aldığı asıl sözleşmenin geçerliliğine bağlı değildir.
Kıta Avrupası hukukunda ilke çoğunlukla tahkim anlaşmasının özerkliği (autonomie de la convention d'arbitrage) kavramıyla açıklanmakta, Türk hukukunda ise "ayrılabilirlik", "bağımsızlık" veya "istiklal" ilkesi olarak ifade edilmektedir.
Bununla birlikte ayrılabilirlik, tahkim anlaşmasını asıl sözleşmeden tamamen koparan teorik bir kurgu değildir. Aksine, tahkim yargılamasının etkinliğini güvence altına alan, taraf iradesini koruyan ve devlet mahkemelerinin erken ve gereksiz müdahalelerini önleyen fonksiyonel bir hukuk kuralıdır.
Ayrılabilirlik ilkesi, en genel ifadeyle, tahkim anlaşmasının asıl sözleşmeden bağımsız bir hukuki işlem olarak değerlendirilmesini ifade eder. Buna göre tahkim anlaşmasının şekli ve maddi geçerliliği, içerisinde yer aldığı asıl sözleşmenin geçerliliğinden bağımsız olarak incelenir. Tarafların tahkim şartını asıl sözleşmenin içerisine yerleştirmiş olmaları, tahkim anlaşmasının hukuki varlığını asıl sözleşmeye bağlı hâle getirmez.
İlkenin özü, taraflar tek bir belge imzalamış görünseler bile hukuk düzeninin bu belge içerisinde iki farklı anlaşmanın bulunduğunu kabul etmesine dayanır. Bunlardan ilki taraflar arasındaki maddi hukuk ilişkisini kuran asıl sözleşme, ikincisi ise bu ilişkiden doğacak uyuşmazlıkların hangi usulle çözüleceğini belirleyen, usulî nitelikteki tahkim anlaşmasıdır. Her iki anlaşmanın amacı, işlevi ve hukuki niteliği birbirinden farklı olduğundan, hukuki kaderlerinin de her durumda aynı olması beklenmez.
Bu yaklaşımın en bilinen açıklamalarından biri, Uluslararası Adalet Divanı eski Başkanı Stephen M. Schwebel tarafından yapılmıştır. Schwebel'e göre taraflar, içerisinde tahkim şartı bulunan bir sözleşme akdettiklerinde gerçekte tek değil iki ayrı anlaşma kurmaktadır. Yazarın kullandığı ifadeyle tahkim anlaşması, asıl sözleşmenin "arbitral twin"i (tahkim ikizi) olup, asıl sözleşmenin doğuştan gelen sakatlıklarından veya sonradan uğradığı ehliyetsizliklerden etkilenmeksizin varlığını sürdürür (Stephen M. Schwebel, International Arbitration: Three Salient Problems, "The Severability of the Arbitration Agreement", Cambridge, Grotius, 1987, s. 5).
Esasen ayrılabilirlik ilkesinden, tahkim anlaşmasının asıl sözleşmeyle hiçbir bağlantısının bulunmadığı sonucu çıkarılamaz. Tahkim anlaşması elbette asıl sözleşmeden doğan uyuşmazlıkların çözümüne hizmet eder ve onunla yakından ilişkilidir. Ancak bu ilişki, asıl sözleşmeye yöneltilen her iddianın kendiliğinden tahkim anlaşmasını da etkileyeceği anlamına gelmez. Bu yönüyle ayrılabilirlik, tahkim anlaşmasına mutlak bir bağımsızlık tanımaktan ziyade, onun hukuki kaderinin kendiliğinden asıl sözleşmenin kaderine bağlanmasını engelleyen bir karine ortaya koymaktadır.
Ayrılabilirlik teorik bir hukuk kuralı değil, milletlerarası ticari tahkim uygulamasında karşılaşılan somut bir soruna çözüm olarak geliştirilmiş bir ilkedir.
Tahkim hukukunun ilk dönemlerinde hâkim olan görüş, tahkim şartının asıl sözleşmenin ayrılmaz bir parçası olduğu yönündeydi. Bu anlayış benimsendiğinde, asıl sözleşmeye ilişkin olarak ileri sürülen her geçersizlik iddiası aynı zamanda tahkim şartının geçerliliğini de tartışmalı hâle getiriyordu. Sonuç olarak, başlangıçta uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözülmesi konusunda anlaşmış olan taraflardan biri, sonradan bu tercihten vazgeçtiğinde, yalnızca asıl sözleşmenin geçersizliğini ileri sürerek tahkim sürecini bloke edebiliyordu. Bu durumda hakem heyeti uyuşmazlığı inceleyemiyor, tarafların öncelikle devlet mahkemelerine başvurarak tahkim anlaşmasının geçerli olduğuna dair bir karar almaları gerekiyordu.
Bu yaklaşım hem ciddi zaman kaybına yol açıyor hem de uyuşmazlık çözüm maliyetlerini önemli ölçüde artırıyordu. Daha da önemlisi, tahkimin temel avantajlarından biri olan hızlı ve etkin uyuşmazlık çözümü büyük ölçüde ortadan kalkıyor, tahkim anlaşması fiilen etkisiz hâle geliyordu.
Ayrılabilirlik ilkesi tam da bu sorunu gidermek amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilke sayesinde asıl sözleşmeye ilişkin geçersizlik, hükümsüzlük veya sona erme iddiaları tahkim anlaşmasını kendiliğinden ortadan kaldırmamakta, böylece tahkim yargılamasının devamlılığı ve bütünlüğü korunmaktadır.
Taraflardan birinin sözleşmenin hile, hata, korkutma, aşırı yararlanma (gabin), hukuka aykırılık veya imkânsızlık gibi nedenlerle geçersiz olduğunu ileri sürmesi, kural olarak tahkim şartını ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde asıl sözleşmenin feshedilmiş olması, süresinin dolması, ifa edilmesi veya sona ermesi de tahkim anlaşmasının kendiliğinden hükümsüz hâle gelmesi sonucunu doğurmaz.
Bunun doğal sonucu olarak hakem heyeti, asıl sözleşmenin kurulup kurulmadığı, geçerli olup olmadığı veya hangi sebeple sona erdiği gibi uyuşmazlıkları inceleme imkânına sahip olur. Hakem heyetinin asıl sözleşmeyi geçersiz bulması, kendi yetkisini geriye dönük olarak ortadan kaldırmaz.
Uygulamada çoğu zaman gözden kaçan bir husus, ayrılabilirliğin tek yönlü olmadığıdır. Nitekim Yargıtay 11. Hukuk Dairesi bu noktayı açıkça ifade etmiştir: asıl sözleşmenin geçersiz olması tahkim anlaşmasının geçerliliğini etkilemeyeceği gibi, tersine, tahkim anlaşmasının herhangi bir sebeple geçersiz olması da asıl sözleşmeyi etkilemez ve onu geçersiz kılmaz (Yargıtay 11. HD, 23.03.2010, E. 2008/5901, K. 2010/3203).
Ayrılabilirlik ilkesinin uygulamadaki en önemli sonucu, tahkim anlaşmasına uygulanacak hukukun asıl sözleşmeye uygulanacak hukuktan farklı olabilmesidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: ilke, iki hukukun farklı olmasını zorunlu veya olağan kılmaz, yalnızca mümkün kılar. Hangi hukukun uygulanacağı, ilgili bağlama kuralına göre belirlenir.
Türk hukuku bakımından bu bağlama kuralı MTK m. 4/3'te yer almaktadır: "Tahkim anlaşması, tarafların tahkim anlaşmasına uygulanmak üzere seçtiği hukuka veya böyle bir hukuk seçimi yoksa Türk hukukuna uygun olduğu takdirde geçerlidir." Görüldüğü üzere kanun koyucu, tahkim anlaşması için ayrı bir hukuk seçimi imkânı tanımakta, seçim yapılmamışsa doğrudan Türk hukukuna yollama yapmaktadır.
Milletlerarası düzlemde aynı mantık, 1958 tarihli New York Sözleşmesi'nin V(1)(a) maddesinde de görülmektedir. Anılan hüküm, tahkim anlaşmasının geçerliliğini tarafların bu anlaşmaya tâbi kıldıkları hukuka, böyle bir belirti yoksa kararın verildiği yer hukukuna göre değerlendirmektedir. Sözleşme ayrılabilirliği açıkça düzenlememiş olsa da, tahkim anlaşması için bağımsız bir bağlama kuralı öngörmüş olması ilkenin zımnî kabulünün en güçlü göstergelerinden biridir.
Bu alandaki en güncel ve en köklü gelişme İngiliz hukukunda yaşanmıştır. 1 Ağustos 2025 tarihinde yürürlüğe giren Arbitration Act 2025, Arbitration Act 1996'ya yeni bir 6A maddesi eklemiştir. Bu hükme göre tahkim anlaşmasına, taraflarca açıkça kararlaştırılan hukuk, böyle bir açık anlaşma yoksa tahkim yeri hukuku uygulanır. Madde ayrıca, asıl sözleşme bakımından yapılan hukuk seçiminin tahkim anlaşması yönünden açık bir anlaşma sayılmayacağını da hükme bağlamıştır. Bu düzenleme, Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi'nin Enka İnşaat ve Sanayi AŞ v OOO Insurance Company Chubb ([2020] UKSC 38) kararıyla benimsenen ve asıl sözleşme için yapılan hukuk seçimini tahkim anlaşması bakımından zımnî seçim sayan yaklaşımı tersine çevirmiştir.
Türk taraflar açısından bu gelişmenin pratik önemi büyüktür: Londra tahkim yeri olarak seçilmiş, ancak asıl sözleşmenin hukuku Türk hukuku olarak belirlenmişse, tahkim anlaşmasının geçerliliği artık kural olarak İngiliz hukukuna göre değerlendirilecektir.
Taraflardan birinin asıl sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmesi sebebiyle tahkim sürecinin kesintiye uğraması veya uyuşmazlığın öncelikle devlet mahkemelerinde görülmesi zorunluluğu büyük ölçüde ortadan kalkar.
Ayrılabilirlik, tahkim anlaşmasına mutlak ve dokunulmaz bir geçerlilik kazandırmaz. İlke yalnızca, asıl sözleşmeye yönelen geçersizlik veya sona erme sebeplerinin tahkim anlaşmasına kendiliğinden sirayet etmeyeceğini kabul eder. Tahkim anlaşmasının kendi kuruluşuna veya geçerliliğine ilişkin sakatlıklar her zaman ileri sürülebilir.
Bu çerçevede irade sakatlığı, ehliyetsizlik, temsil yetkisinin bulunmaması, imzanın sahte olması veya tarafların tahkim konusunda hiç irade açıklamamış olmaları gibi hâllerde tahkim anlaşması ayrıca geçersiz kabul edilebilir. Belirleyici olan, ileri sürülen sakatlığın doğrudan tahkim anlaşmasını hedef alıp almadığıdır.
Burada özellikle dikkatli olunması gereken bir ayrım vardır. Asıl sözleşmenin hiç kurulmadığı iddiası, ayrılabilirlik ilkesinin en tartışmalı sınırını oluşturur ve tek tip bir cevabı yoktur. İddia asıl sözleşmenin içeriğine yöneliyorsa (hile, hukuka aykırılık, aşırı yararlanma) ayrılabilirlik devreye girer ve tahkim anlaşması ayakta kalır. Buna karşılık iddia tarafların hiç irade açıklamamış olmasına yöneliyorsa (imzanın sahteliği, hiç var olmayan bir sözleşme, tamamen yetkisiz temsil) aynı sakatlık tahkim şartını da doğrudan vurur ve ayrılabilirlik burada koruma sağlamaz.
Karşılaştırmalı hukuk da bu ayrımı desteklemektedir. İngiliz hukukunda Fiona Trust kararında Lord Hoffmann, imzanın sahte olduğu hâllerde tahkim şartının da ayakta kalmayacağını açıkça kabul etmiştir. ABD Yüksek Mahkemesi Buckeye kararında sözleşmenin hiç kurulmadığı iddiasını bilinçli olarak kapsam dışında bırakmış, Granite Rock Co. v. Teamsters (561 U.S. 287 (2010)) kararında ise "kuruluş" (formation) ile "geçerlilik" (validity) itirazlarını ayırarak kuruluşa yönelik itirazların mahkemece incelenebileceğini teyit etmiştir. Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi Dallah Real Estate v Pakistan ([2010] UKSC 46) kararında da, tarafın tahkim anlaşmasıyla hiç bağlanmadığı iddiasında mahkemenin tam denetim yapabileceğini kabul etmiştir.
Bu iki ilke uygulamada sıklıkla birlikte anılır ve zaman zaman birbirinin yerine kullanılır. Oysa cevapladıkları sorular farklıdır. Ayrılabilirlik "ne geçerlidir" sorusunu cevaplar ve tahkim anlaşmasının asıl sözleşmenin kaderini paylaşmamasını sağlar; Türk hukukundaki dayanakları HMK m. 412/4 ve m. 422/1 ile MTK m. 4/4 ve m. 7/H'dir. Kompetenz-Kompetenz ise "kim karar verir" sorusunu cevaplar ve bu değerlendirmeyi öncelikle hakemin yapmasını sağlar; dayanakları HMK m. 422/1 ve MTK m. 7/H'dir.
İki ilke arasındaki bağ mantıksal bir zorunluluktan doğar. Ayrılabilirlik olmasaydı, Kompetenz-Kompetenz ilesinin de büyük ölçüde işlevsiz kalacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Zira böyle bir durumda hakem heyeti asıl sözleşmeyi geçersiz bulduğu anda kendi yetkisinin dayanağını da yok etmiş olacaktı. HMK m. 422/1'in son cümlesi ile MTK m. 7/H'nin aynı yöndeki hükmü tam da bu kısır döngüyü kırmak için sevk edilmiştir.
Nitekim Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulu da 19.06.2020 tarihli ve E. 2019/4, K. 2020/1 sayılı kararında iki ilkeyi birbirine bağlı biçimde ele almış, tahkim şartının ayrılabilirliği ve bağımsızlığı ilkesi gereğince hakemin kendi yetkisi hakkında karar verebilmesinin kabul edildiğini, bu düzenlemenin tahkime sürat kazandırmayı ve tahkim şartının geçersizliği ileri sürülerek tahkimin bertaraf edilmesini önlemeyi amaçladığını vurgulamıştır.
Ayrılabilirlik bugün milletlerarası tahkim hukukunun tartışmasız kabul edilen ilkelerinden biridir. Ancak bu konuma ulaşması, yirminci yüzyılın ikinci yarısına yayılan yargısal ve doktrinel gelişmelerin sonucudur.
UNCITRAL Model Kanunu m. 16(1), bir sözleşmenin parçasını oluşturan tahkim şartının sözleşmenin diğer hükümlerinden bağımsız bir anlaşma sayılacağını ve hakem heyetinin asıl sözleşmenin hükümsüzlüğüne karar vermesinin kendiliğinden tahkim şartının hükümsüzlüğü sonucunu doğurmayacağını açıkça hükme bağlamıştır. Türk mevzuatındaki düzenlemeler de doğrudan bu hükümden esinlenmiştir.
1958 tarihli New York Sözleşmesi'nde ilke açıkça düzenlenmemiş olmakla birlikte, yukarıda değinilen m. V(1)(a) hükmünün tahkim anlaşması için bağımsız bir bağlama kuralı öngörmesi, ilkenin uygulanmasına elverişli bir zemin hazırlamıştır.
Kurumsal tahkim kuralları bakımından ise ICC Tahkim Kuralları m. 6(9), LCIA Tahkim Kuralları m. 23.2 ve UNCITRAL Tahkim Kuralları m. 23(1) ilkeyi açıkça benimsemektedir. İstanbul Tahkim Merkezi (ISTAC) Tahkim Kuralları'nın hakem kurulunun yetkisine ilişkin hükmü de aynı doğrultudadır.
Ayrılabilirlik ilkesi İngiliz hukukunda uzun yıllar yargı kararlarıyla şekillenmiş, Harbour Assurance v Kansa General International Insurance ([1993] QB 701) kararıyla hukuka aykırılık iddiaları bakımından da kabul edilmiş, nihayet Arbitration Act 1996 m. 7 ile açık bir kanuni düzenlemeye kavuşmuştur.
Bu yaklaşımın en önemli yansıması Fiona Trust & Holding Corporation v Privalov ([2007] UKHL 40, Premium Nafta Products Ltd v Fili Shipping Co Ltd adıyla da anılır) kararında görülmektedir. Uyuşmazlıkta taraflardan biri, asıl sözleşmenin rüşvet ve yolsuzluk nedeniyle geçersiz olduğunu, buna bağlı olarak tahkim şartının da geçersiz sayılması gerektiğini ileri sürmüştür. Lordlar Kamarası bu iddiayı kabul etmemiş, asıl sözleşmeye yöneltilen geçersizlik sebeplerinin doğrudan tahkim anlaşmasını hedef almadıkça tahkim şartını etkilemeyeceğini vurgulamıştır. Mahkeme ayrıca, ticari hayatın olağan akışı içerisinde tarafların uyuşmazlıklarının tek bir merci önünde çözülmesini istemelerinin beklenebileceğini belirterek, tahkim anlaşmalarının dar yoruma tabi tutulmaması gerektiğini ifade etmiştir.
ABD Yüksek Mahkemesi'nin Prima Paint Corp. v. Flood & Conklin Manufacturing Co. (388 U.S. 395 (1967)) kararı bu alandaki dönüm noktasıdır. Mahkeme, asıl sözleşmenin hile nedeniyle geçersiz olduğu iddiasının tek başına tahkim anlaşmasını geçersiz hâle getirmeyeceğine, geçersizlik iddiası doğrudan tahkim anlaşmasına yönelmediği sürece sözleşmenin bütününe ilişkin itirazların hakemlerce inceleneceğine hükmetmiştir.
Bu yaklaşım Buckeye Check Cashing, Inc. v. Cardegna (546 U.S. 440 (2006)) kararıyla pekiştirilmiş, asıl sözleşmenin tamamen hükümsüz olduğu iddia edilse dahi bunun tahkim anlaşmasını kendiliğinden geçersiz kılmayacağı açıkça ifade edilmiştir. Ancak yukarıda belirtildiği üzere, sözleşmenin hiç kurulmadığı iddiası bu kararın kapsamı dışında bırakılmış ve bu boşluk Granite Rock kararıyla doldurulmuştur.
Fransız hukuku ilkenin gelişiminde öncü rol üstlenmiştir. Ets Raymond Gosset c. Carapelli kararıyla (Cass. civ. 1re, 07.05.1963) şekillenen yaklaşım uyarınca, milletlerarası tahkim anlaşması asıl sözleşmenin geçersizliğinden kural olarak etkilenmez. İlke bugün Fransız Usul Kanunu (Code de procédure civile) m. 1447'de açıkça düzenlenmiştir. Buna göre tahkim anlaşmas, ilişkin olduğu sözleşmeden bağımsızdır ve sözleşmenin etkisizliğinden etkilenmez.
İsviçre hukukunda ilke, Milletlerarası Özel Hukuk Kanunu (IPRG/LDIP) m. 178/3'te düzenlenmiştir. Anılan hükme göre tahkim anlaşmasının geçerliliği, asıl sözleşmenin geçerli olmadığı gerekçesiyle tartışma konusu yapılamaz. İsviçre hukukunda da ilkenin mutlak olmadığı, sakatlığın doğrudan tahkim anlaşmasını da etkilediği hâllerde tahkim anlaşmasının ayrıca geçersiz sayılabileceği kabul edilmektedir.
Bütün bu gelişmeler, farklı hukuk sistemlerinin ilkeyi farklı kavramlarla açıklamalarına rağmen aynı sonuca ulaştıklarını göstermektedir: asıl sözleşmenin hukuki kaderi, kural olarak tahkim anlaşmasının hukuki kaderini belirlemez.
Türk hukukunda ayrılabilirlik ilkesi, biri maddi hukuk biri usul hukuku düzleminde olmak üzere iki ayrı katmanda düzenlenmiştir. Bu ayrımın farkında olmak, ilkenin işleyişini kavramak bakımından belirleyicidir.
Birinci katman, bir itiraz yasağıdır. HMK m. 412/4 hükmü şöyledir: "Tahkim sözleşmesine karşı, asıl sözleşmenin geçerli olmadığı veya tahkim sözleşmesinin henüz doğmamış olan bir uyuşmazlığa ilişkin olduğu itirazında bulunulamaz." MTK m. 4/4 aynı yönde bir hüküm içermektedir. Bu düzenlemeler, tahkim anlaşmasına karşı asıl sözleşmenin geçersizliğine dayanan bir savunma ileri sürülmesini baştan engellemektedir.
İkinci katman, hakemin değerlendirme yöntemini belirler. HMK m. 422/1 hükmü şöyledir: "Hakem veya hakem kurulu, tahkim sözleşmesinin mevcut veya geçerli olup olmadığına ilişkin itirazlar da dâhil olmak üzere, kendi yetkisi hakkında karar verebilir. Bu karar verilirken, bir sözleşmede yer alan tahkim şartı, sözleşmenin diğer hükümlerinden bağımsız olarak değerlendirilir. Hakem veya hakem kurulunun asıl sözleşmenin hükümsüzlüğüne karar vermesi, tahkim sözleşmesinin kendiliğinden hükümsüzlüğü sonucunu doğurmaz." MTK m. 7/H, milletlerarası tahkim bakımından bununla paralel bir düzenleme getirmektedir.
Buna ek olarak MTK m. 4/3, yukarıda 4.4 başlığı altında ele alındığı üzere, tahkim anlaşmasının geçerliliği için bağımsız bir bağlama kuralı öngörerek ilkenin kanunlar ihtilafı boyutunu tamamlamaktadır.
Yargıtay 19. HD, 15.11.1995, E. 1995/9108, K. 1995/9685. Yargıtay, tahkim şartının asıl sözleşmeden doğacak veya onunla ilgili uyuşmazlıkların çözümünü düzenleyen bağımsız bir anlaşma olduğunu, şekli ve maddi bakımdan geçerliliğinin asıl sözleşmeden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Buna göre asıl sözleşmenin feshedilmesi, süresinin sona ermesi veya askıya alınması tek başına tahkim şartını ortadan kaldırmaz.
Bu kararın tarihi özel olarak dikkat çekicidir. Karar, HUMK döneminde, yani Türk hukukunda ayrılabilirliğe dair herhangi bir kanuni düzenleme bulunmadığı bir dönemde verilmiştir. Yargıtay, ilkeyi Milletlerarası Tahkim Kanunu'ndan 6, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'ndan 16 yıl önce içtihat yoluyla benimsemiştir.
Yargıtay 11. HD, 23.03.2010, E. 2008/5901, K. 2010/3203 ve Yargıtay HGK, 22.02.2012, E. 2011/11-742, K. 2012/82 kararları ise, aynı uyuşmazlığın farklı aşamalarına ilişkin iki karardır. Bir navlun sözleşmesinden doğan demuraj alacağı davasında, yerel mahkeme tahkim itirazını kabul ederek görevsizlik kararı vermiş, 11. Hukuk Dairesi bu kararı bozmuş, yerel mahkeme direnmiş ve nihayet Hukuk Genel Kurulu Özel Daire bozmasını benimseyerek direnme kararını bozmuştur.
Özel Daire kararında ayrılabilirlik ilkesi net biçimde ortaya konulmuş, ancak somut olayda gemi yöneticisi sıfatıyla hareket eden şirkete tahkim sözleşmesi yapma yetkisi verilmediği tespit edilerek tahkim şartının bu nedenle geçersiz olduğu sonucuna varılmıştır. Karar, mülga BK m. 388/2 ve HUMK m. 63 hükümlerine dayanmıştır. Bu hükümlerin yürürlükteki karşılıkları TBK m. 504/3 ve HMK m. 74'tür ve her ikisi de vekilin tahkim sözleşmesi yapabilmesi için özel olarak yetkilendirilmiş olmasını aramaktadır. Karar ayrıca, acentenin özel ve yazılı bir muvafakat olmaksızın müvekkili adına sözleşme akdetmeye yetkili olmadığına da işaret etmiştir.
Bu kararlar, ayrılabilirlik ilkesinin tahkim anlaşmasını mutlak biçimde koruyan bir ilke olmadığını, tahkim anlaşmasının kendi kuruluş ve geçerlilik şartlarının ayrıca inceleneceğini ortaya koymaktadır. Türk uygulamasında ayrılabilirlik ilkesinin en sık karşılaşılan sınırı, tam da bu özel temsil yetkisi meselesidir.
Yargıtay İBHGK, 19.06.2020, E. 2019/4, K. 2020/1 ise sigorta tahkiminde başvurulacak kanun yoluna ilişkin olup, kararda tahkimin temel yapısına dair önemli tespitlerde bulunulmuş, tahkim şartının ayrılabilirliği (bağımsızlığı) ilkesi ile hakemin kendi yetkisi hakkında karar verebilmesi (Kompetenz-Kompetenz) ilkesinin milletlerarası tahkim hukukunun temel yapısal ilkeleri arasında yer aldığı ifade edilmiştir. Karar, ayrılabilirliği teorik bir geçerlilik kuralı olarak değil, tahkim yargılamasının süratini ve etkinliğini sağlamayı amaçlayan işlevsel bir ilke olarak konumlandırması bakımından önemlidir.
Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde, Türk yargı uygulamasının milletlerarası tahkim hukukuyla uyumlu bir yaklaşım benimsediği görülmektedir. Yargıtay bir yandan tahkim anlaşmasının bağımsızlığını kabul ederek tarafların tahkim iradesini korumakta, diğer yandan tahkim anlaşmasının kendi kuruluşuna ilişkin sakatlıkların ayrıca incelenmesi gerektiğini vurgulayarak ilkenin sınırlarını çizmektedir.
Ayrılabilirlik ilkesi, sözleşme müzakerelerinde ve uyuşmazlık yönetiminde somut sonuçlar doğurur. Bu ilke ışığında pratikten dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğümüz hususları aşağıda sıralıyoruz:
Ayrılabilirlik ilkesi, tahkim anlaşmasının asıl sözleşmeden bağımsız bir hukuki işlem olarak değerlendirilmesini sağlayarak, tarafların tahkim iradesini asıl sözleşmeye yöneltilen genel geçersizlik iddiaları karşısında korumaktadır. Bu yönüyle ilke, Kompetenz-Kompetenz ile birlikte tahkim yargılamasının etkinliğini mümkün kılan iki yapısal güvenceden birini oluşturmaktadır.
Bununla birlikte ilke, tahkim anlaşmasına mutlak bir dokunulmazlık kazandırmaz. Tahkim anlaşmasının kendi kuruluşuna ve geçerliliğine ilişkin sakatlıklar her zaman ayrıca incelenmeye devam eder. Türk uygulamasında bu sınırın en somut görünümü, tahkim sözleşmesi yapma konusundaki özel temsil yetkisidir.
Türk hukuku, ilkeyi hem HMK ve Milletlerarası Tahkim Kanunu düzeyinde açık hükümlerle benimsemiş hem de Yargıtay içtihadıyla, üstelik kanuni düzenlemelerden çok önce, uygulamaya taşımıştır. Bu tablo, Türk tahkim hukukunun çağdaş milletlerarası tahkim anlayışıyla uyumunu ortaya koymaktadır.
Serinin bir sonraki yazısında, tahkim iradesinin geçerliliğinin ön koşulu olan tahkime elverişlilik (arbitrability) ilkesini ele alacağız.
Serinin ilk yazısı için: Tahkimin Temel İlkeleri #1: Kompetenz-Kompetenz İlkesi (https://kesikli.com/tr/news-insight/2026-06-15-kompetenz-kompetenz-ilkesi/ )
@Ömer KESİKLİ
@Sena GÜNGÖRDÜ
Bizimle temasa geçin