2 Nisan 2026 tarihli ve 33212 sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanan Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretim Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik (“Değişiklik Yönetmeliği”) ile lisanssız üretim rejimini doğrudan etkileyen önemli düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Söz konusu değişiklikler ile, Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretim Yönetmeliği (“Yönetmelik”) kapsamında birçok hükümde değişikliğe gidilmiştir. Düzenleme kapsamında bazı hükümler 2 Nisan 2026 tarihinde, diğer hükümler ise 1 Mayıs 2026 tarihinde yürürlüğe girmektedir.
Yönetmelikte yapılan değişiklikler, yalnızca belirli teknik başlıklara dokunan sınırlı revizyonlar olarak değil, lisanssız üretim rejiminin farklı katmanlarını eş zamanlı olarak etkileyen ve belirli yönleriyle yeniden çerçeveleyen bir düzenleme seti olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, değişikliklerin yalnızca tekil hükümler üzerinden değil, maddeler arasındaki etkileşimler de dikkate alınarak bütüncül bir yaklaşımla incelenmesi önem taşımaktadır.
MADDE 4 – Tanımlar
Bu madde kapsamında yapılan değişikliklerle birlikte “ilgili şebeke işletmecisi” tanımının kapsamı genişletilmiş ve yalnızca TEİAŞ ile dağıtım şirketleri değil, aynı zamanda OSB dağıtım lisansı ve endüstri bölgesi (“EB”) dağıtım lisansı sahibi tüzel kişilerin de bu kapsamda değerlendirileceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Bu değişiklik, lisanssız üretim uygulamalarının farklı şebeke yapıları içinde daha bütüncül şekilde ele alınmasına imkân sağlayabilecek nitelikte görülebilir.
Ayrıca “mahsuplaşma” kavramının saatlik zaman dilimi esas alınarak tanımlanması, Yönetmeliğin ilerleyen maddelerinde getirilen saatlik mahsuplaşma sistemine geçişin kavramsal temelini oluşturur niteliktedir. Bu durum, üretim ve tüketim dengesinin daha hassas ve anlık olarak izlenmesine imkân sağlayabilecek bir yapıya işaret etmektedir.
“İlgili dönem” kavramının tanımlanması ile, aykırılıkların başlangıç ve bitiş sürelerinin belirlenmesine yönelik daha net bir çerçeve çizildiği anlaşılmaktadır. Bu durumun, yaptırım uygulamalarında idareye daha belirgin bir referans aralığı sunabileceği değerlendirilebilir.
Ayrıca “endüstri bölgesi” tanımının eklenmesi, büyük ölçekli ve organize üretim alanlarının lisanssız üretim rejimi içerisinde daha açık şekilde konumlandırılmasına hizmet edebilecek bir düzenleme olarak görülebilir.
MADDE 5 – Lisans alma ile şirket kurma muafiyeti
Madde 5 kapsamında yapılan değişiklikler, ilk bakışta lisanssız üretim rejiminde kurulum esnekliğini artıran bir yaklaşım olarak değerlendirilebilecek olmakla birlikte, ilgili düzenlemelerin diğer maddelerle birlikte okunması halinde bu esnekliğin belirli sınırlar içerisinde yeniden çerçevelendiği görülmektedir.
Öncelikle, aynı tüketim tesisi için birden fazla yenilenebilir enerji kaynağına dayalı üretim tesisinin kurulabilmesine imkân tanınması, lisanssız üretim modelinin teknik anlamda çeşitlendirilmesine olanak sağlayan bir düzenleme olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım, farklı üretim teknolojilerinin bir arada kullanılabilmesi, üretim profilinin dengelenebilmesi ve kaynak bazlı optimizasyon yapılabilmesi açısından belirli avantajlar doğurabilecek niteliktedir.
Önceki düzenlemede açık şekilde ifade edilen toplam kurulu güç sınırının metinden çıkarıldığı, bununla birlikte söz konusu sınırın sistem bağlantı kapasitesi, teknik değerlendirme süreçleri ve ilgili diğer maddeler çerçevesinde dolaylı olarak devam edip etmediğinin uygulama pratiğinde netleşeceği değerlendirilebilir. Bu durum, düzenleyicinin bir yandan yatırımcıya belirli ölçüde teknik esneklik tanırken, diğer yandan sistem kapasitesi ve denge açısından kontrol mekanizmasını muhafaza etmeyi amaçladığını düşündürmektedir.
Bununla birlikte, bunun söz konusu değişikliğin yalnızca bir serbestleşme olarak okunması eksik kalabilir. Aksine, diğer maddelerde yer alan mahsuplaşma rejimi, fazla enerjiye ilişkin sınırlamalar ve bedelsiz katkı mekanizmaları birlikte dikkate alındığında, kurulum aşamasında sağlanan bu esnekliğin işletme aşamasında farklı mekanizmalarla dengelendiği bir yapının ortaya çıktığı söylenebilir. Bu çerçevede, dördüncü fıkrada yapılan düzenlemelerin, tek başına yatırımcı lehine genişletici bir etki doğurmasından ziyade, sistemin genel mimarisi içerisinde yeniden konumlandırılması gereken bir değişiklik olduğu değerlendirilebilir.
Mikrokojenerasyon tesisleri bakımından ise, her bir tüketim tesisi için yalnızca bir adet tesis kurulabileceğine ilişkin sınırlamanın korunduğu görülmektedir. Bu durum, mikrokojenerasyon yatırımlarının yaygınlaştırılmasına yönelik bir genişleme yerine, mevcut sınırlı çerçevenin devam ettirildiğini göstermektedir. Bu yaklaşımın, mikrokojenerasyonun sistem içindeki rolünün kontrollü tutulmasına yönelik bir tercih olabileceği düşünülebilir.
MADDE 7 – Bağlantı Esasları
Madde 7 kapsamında yapılan değişikliklerin, lisanssız üretim rejimi içerisinde bağlantı yapısına ve yatırımcı–şebeke ilişkisine dair daha kapsamlı ve çok katmanlı bir çerçeve oluşturmayı hedeflediği görülmektedir. Yapılan düzenlemelerin, bir yandan teknik erişim imkânlarını belirli ölçüde genişletirken, diğer yandan sistem güvenliği, kapasite yönetimi ve başvuru disiplinine ilişkin kontrol mekanizmalarını güçlendiren çift yönlü bir karakter taşıdığı düşünülebilir.
Öncelikle dikkat çeken hususlardan biri, belirli üretim tesislerinin yalnızca mevcut dağıtım şebekesi üzerinden değil, başvuru sahibi tarafından tesis edilecek dağıtım varlıkları aracılığıyla da şebekeye bağlanabilmesine imkân tanınmış olmasıdır. Bu yaklaşımın, özellikle kapasite kısıtı bulunan bölgelerde yatırımın önünü açabilecek bir araç olarak kurgulanmış olabileceği değerlendirilebilir. Bununla birlikte, bu imkânın yatırımcı açısından ilave altyapı maliyetleri doğurabileceği ve finansal fizibilite üzerinde ek bir baskı yaratabileceği de göz ardı edilmemelidir.
Bunun yanında, iletim seviyesinden bağlanacak belirli üretim tesisi başvuruları ile dağıtım sistemine bağlanacak ve fider tahsisi yapılacak başvurular bakımından, bağlantı noktasına ilişkin altyapı unsurlarının (trafo merkezi, dağıtım merkezi, enerji nakil hatları gibi) geçici kabulünün yapılmış olması yönünde, belirli başvuru türleri bakımından bir ön koşul öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bu düzenlemenin yalnızca teknik hazırlık seviyesini arttırmaya yönelik bir eşik oluşturmakla sınırlı olmadığı, aynı zamanda müşterek bağlantı görüşü oluşturulan üretim tesislerini bu bağlantı rejiminin dışında bırakarak, farklı başvuru kategorileri arasında fiilen bir ayrım ortaya çıkardığı da düşünülebilir. Bu çerçevede düzenlemenin, uygulamada karşılaşılabilen spekülatif başvuruların veya fiilen gerçekleştirilebilirliği sınırlı projelerin elenmesine yönelik bir filtre mekanizması olarak işlev görebileceği değerlendirilebilir.
10 MW ve üzeri kurulu güce sahip üretim tesisleri bakımından getirilen düzenlemeler de dikkat çekicidir. Bu kapsamda, iletim sistemine bağlanacak üretim tesisi başvuruları için trafo merkezlerine doğrudan bağlantı imkânı tanınırken, dağıtım sistemine bağlanacak üretim tesisi başvuruları bakımından fider tahsisi yapılabilmesine olanak sağlandığı görülmektedir. Söz konusu düzenlemenin, özellikle büyük ölçekli projeler açısından daha doğrudan ve daha öngörülebilir bir bağlantı imkânı yaratmayı amaçladığı düşünülebilir.
Madde kapsamında öne çıkan bir diğer önemli düzenleme, üretim tesisinde yapılacak teknik değişikliklere ilişkin süreçlerin daha açık bir çerçeveye kavuşturulmasıdır. Bu kapsamda, üretim tesisi sahibinin DC/AC gücü değişiklikleri, koruma düzeni değişiklikleri ve benzeri teknik revizyonlar için ilgili şebeke işletmecisine başvuruda bulunarak izin alma yükümlülüğünün korunduğu, buna karşılık jeotermal, biyokütle, rüzgâr ve güneş enerjisine dayalı başvurular bakımından teknik değerlendirme sürecinin EİGM ve YEPDİS üzerinden yürütülmesine yönelik daha belirgin bir mekanizma oluşturulduğu görülmektedir. Bu yönüyle düzenlemenin, tamamen yeni bir yükümlülük ihdasından ziyade mevcut izin ve teknik değerlendirme mekanizmasının kapsamının genişletilmesi ve daha sistematik hale getirilmesi olarak yorumlanması mümkün olabilir.
Bu kapsam genişlemesinin, farklı üretim teknolojilerinin teknik etkilerinin daha bütüncül bir şekilde değerlendirilmesine imkân tanımayı hedeflediği düşünülebilir. Bununla birlikte, farklı kaynak türlerinin şebeke üzerindeki etkilerinin birbirinden farklı olması nedeniyle, uygulamada teknik değerlendirme süreçlerinin idari uygulamalarla birlikte zaman içerisinde daha net bir çerçeveye oturacağı da ifade edilebilir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Madde 7’de yapılan değişikliklerin, bir yandan bağlantı imkânlarını belirli ölçüde genişleten, diğer yandan ise sistem güvenliği, kapasite yönetimi ve başvuru disiplinine ilişkin kontrol mekanizmalarını daha görünür ve etkin hale getiren bir yaklaşımı yansıttığı söylenebilir. Bu çift yönlü yaklaşımın, lisanssız üretim rejiminin daha kontrollü, teknik açıdan daha öngörülebilir ve idari açıdan daha yönetilebilir bir yapıya yönlendirilmesine hizmet ettiği düşünülebilir. Bununla birlikte, söz konusu düzenlemelerin uygulamadaki yansımalarının, özellikle teknik değerlendirme süreçleri ve bağlantı tahsisleri bakımından zaman içerisinde oluşacak idari pratikler ile daha net bir şekilde ortaya çıkacağı da göz önünde bulundurulmalıdır.
MADDE 10 – Mükerrer Başvuru Yasağı
Madde 10’a eklenen sekizinci fıkra, başvuru süreçlerinde aynı kişi tarafından aynı yer için yapılan başvuruların yönetilmesine ilişkin açık bir sınırlama getirmektedir. Düzenlemenin ilk kısmında, bir başvuru sonuçlanmadan aynı kişi tarafından aynı yere yönelik yeni bir başvuru yapılmasının yasaklandığı görülmektedir. Bu hüküm, uygulamada zaman zaman karşılaşılan kapasite bloklama veya farklı varyasyonlarla aynı kapasiteyi güvence altına alma yönündeki stratejilerin önüne geçmeyi amaçlıyor olabilir. Dolayısıyla düzenleyicinin, başvuru süreçlerinde daha şeffaf ve rekabetçi bir yapı kurma yönünde hareket ettiği değerlendirilebilir.
Bununla birlikte fıkranın ikinci cümlesinde, başvurudan vazgeçilmesi halinde yapılacak yeni başvurunun mükerrer başvuru olarak kabul edilmeyeceği belirtilmektedir. Bu yaklaşım, başvuru sahibine belirli bir esneklik alanı tanımakta; örneğin teknik, finansal veya yer seçimine ilişkin nedenlerle ilk başvurudan geri çekilme ihtiyacı doğması halinde, aynı kişi açısından sürecin tamamen kapanmasını engellemektedir. Bu yönüyle düzenlemenin, bir yandan sistemin suiistimal edilmesini sınırlarken, diğer yandan başvuru sahiplerinin makul hareket alanını korumaya çalıştığı söylenebilir.
Genel çerçevede değerlendirildiğinde, bu fıkra ile başvuruların daha disiplinli yürütülmesi, aynı kapasiteye yönelik mükerrer ve eş zamanlı taleplerin azaltılması ve değerlendirme süreçlerinin daha öngörülebilir hale getirilmesi hedeflenmiş olabilir. Ancak uygulamada “aynı yer” ve “mükerrer başvuru” kavramlarının nasıl yorumlanacağı, özellikle yakın konumlu ancak teknik olarak farklı kabul edilebilecek sahalar bakımından, ilave değerlendirme ihtiyacı doğurabilecek başlıklar arasında yer alabilir.
MADDE 11 – Başvuru Yapabilecek Tesisler
Yönetmeliğin 11. maddesinde yapılan değişiklik kapsamında ikinci fıkranın yürürlükten kaldırılması, ilk bakışta teknik bir sadeleştirme olarak değerlendirilebilecek nitelikte görünmekle birlikte, uygulama bakımından belirli yatırım modellerini doğrudan etkileyebilecek bir içerik taşımaktadır. Söz konusu fıkra, özellikle kamu kurumlarına ait tüketim tesisleri ile atıksu ve içme suyu arıtma tesisleri ve tarımsal sulama amaçlı tesisler bakımından lisanssız üretim rejimi içerisinde özel bir uygulama alanı tanımlamakta ve bu tesisler için genel çerçevenin ötesine geçen belirli esneklikler sağlamaktaydı.
Kaldırılan düzenleme incelendiğinde, bu tesis türleri bakımından üretim tesisi kurulmasına, bağlantı anlaşmasındaki sözleşme gücünü aşmamak kaydıyla ve bütünlük arz eden parseller üzerinde, tüketim tesisi ile aynı ölçüm noktasında olacak şekilde izin verildiği görülmektedir. Bu yönüyle fıkra, lisanssız üretim modelinin temelini oluşturan bireysel tüketim – bireysel üretim eşleşmesinden kısmen ayrışarak, daha geniş ölçekli ve belirli ölçüde kolektif nitelik taşıyan tüketim yapılarının tek bir üretim tesisi üzerinden karşılanabilmesine imkân tanımaktaydı. Özellikle tarımsal sulama birlikleri, belediyelere bağlı altyapı tesisleri ve benzeri yapıların bu kapsamda değerlendirilmesi mümkün olabilmekteydi.
Uygulamada bu düzenlemenin, lisanssız üretim rejimi içerisinde “yarı merkezi” olarak nitelendirilebilecek bazı yatırım modellerinin gelişmesine zemin hazırlayabileceği söylenebilir. Zira teknik olarak lisanssız üretim kapsamında kalan bu yapılar, ekonomik büyüklük ve organizasyon biçimi itibarıyla klasik öz tüketim projelerinin ötesine geçebilmekte ve belirli ölçüde lisanslı üretim modeline yaklaşan sonuçlar doğurabilmekteydi. Bu durum, özellikle geniş alana yayılan tüketimlerin tek bir üretim tesisi ile dengelenmesi ihtiyacının bulunduğu projelerde önemli bir kolaylık sağlamaktaydı.
Bu çerçevede ikinci fıkranın yürürlükten kaldırılması, öncelikle söz konusu özel uygulama alanının ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır. Başka bir ifadeyle, anılan tesis türleri bakımından tanımlanmış olan ayrıksı başvuru ve kurulum imkânlarının artık mevcut olmadığı ve bu tesislerin genel lisanssız üretim hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekeceği anlaşılmaktadır. Bu durum, söz konusu tesisler bakımından daha önce mümkün olan bazı kurgu ve yapıların artık daha sınırlı şekilde ele alınmasına yol açabilecek niteliktedir.
Özellikle “aynı ölçüm noktası” ve “bütünlük arz eden parseller” kavramları üzerinden sağlanan esnekliğin ortadan kalkması, geniş ölçekli ve dağınık tüketim yapılarının tek bir üretim tesisi ile ilişkilendirilmesini zorlaştırabilecek bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle değişikliğin, teknik olarak mümkün olan bağlantı ve ölçüm kurgularını daraltabileceği ve belirli yatırım modellerinin yeniden yapılandırılmasını gerektirebileceği söylenebilir. Nitekim bu tür esneklikler, uygulamada özellikle büyük ölçekli sulama ve altyapı projelerinde kritik rol oynayabilmekteydi.
Bununla birlikte söz konusu değişikliğin, lisanssız üretim modelinin kolektif veya yarı ticari kullanımına yönelik alanı daraltan bir etkisi olabileceği de değerlendirilebilir. Kaldırılan fıkra ile birden fazla tüketim unsurunun tek bir üretim tesisi üzerinden karşılanmasına yönelik yaklaşımın daha sınırlı yorumlanabileceği ve sistemin tekrar bireysel öz tüketim eksenine doğru çekildiği yönünde bir eğilim bulunduğu düşünülebilir. Bu durum, özellikle kooperatif benzeri yapılar veya birden fazla kullanıcıyı kapsayan tüketim modelleri bakımından uygulamada yeni kısıtlar doğurabilecektir.
Düzenleyici perspektiften bakıldığında ise bu değişikliğin arkasında, lisanssız üretim modelinin zaman içerisinde genişleyerek belirli ölçüde ticari nitelik kazanmasına yönelik kaygıların bulunabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Özellikle ölçüm noktası ve parsel bütünlüğü gibi teknik kavramlar üzerinden daha büyük ölçekli üretim yapılarına imkân tanınmasının, lisanssız üretim rejiminin temel amacından uzaklaşmasına yol açtığı yönünde bir değerlendirme yapılmış olması muhtemel görünmektedir. Bu çerçevede değişiklik, istisnai uygulamaların azaltılması ve daha yeknesak bir uygulama çerçevesi oluşturulması amacıyla yapılmış olabilir.
Yatırımcı perspektifinden bakıldığında ise söz konusu değişikliğin etkilerinin proje türüne göre farklılaşabileceği görülmektedir. Özellikle tarımsal sulama projeleri, belediyelere ait altyapı yatırımları ve kolektif tüketim yapıları bakımından bu değişikliğin daha belirgin sonuçlar doğurabileceği; buna karşılık klasik çatı tipi öz tüketim projeleri üzerinde daha sınırlı bir etki yaratabileceği düşünülebilir. Bu yönüyle değişiklik, lisanssız üretim modelinin kullanım alanlarını yeniden şekillendiren ve belirli segmentlerde daraltan bir sonuç doğurabilecek niteliktedir.
Sonuç olarak, madde 11 kapsamında ikinci fıkranın kaldırılması, yüzeysel bir mevzuat sadeleştirmesinin ötesinde, lisanssız üretim modelinin kapsamı ve uygulama alanı bakımından daha dar ve daha bireysel bir yapıya yöneldiğine işaret eden bir düzenleme olarak değerlendirilebilir. Bu değişikliğin, özellikle kamu altyapısı ve kolektif tüketim modelleri bakımından yeni yorum ve uygulama ihtiyaçları doğurabileceği ve ilerleyen süreçte ikincil düzenlemeler veya uygulama pratikleri ile daha da netleşebileceği söylenebilir.
MADDE 12 – Komisyon Yapısı
Komisyonun oluşumuna ilişkin yapılan düzenleme ile OSB ve EB yapıları için özel bir komisyon modeli öngörüldüğü görülmektedir.
Bu durumun, karar alma süreçlerinin daha yerel ve spesifik koşullara göre şekillenmesine imkân sağlayabileceği değerlendirilebilir.
MADDE 14 – Teknik Değerlendirme
Madde 14’ün üçüncü fıkrasında yapılan değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde, teknik değerlendirme sürecinin özellikle başvuruların ele alınış biçimi bakımından daha sistematik ve bağlantı noktası odaklı bir yaklaşıma doğru evrildiği görülmektedir.
Öncelikle, metne eklenen başvuruların değerlendirilmesine dair ifade, teknik incelemenin temel ekseninin açık şekilde bağlantı noktası olarak tanımlandığını göstermektedir. Bu ekleme ile, başvuruların yalnızca bireysel proje bazında değil, aynı bağlantı altyapısını paylaşan başvuruların bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği yönünde daha net bir çerçeve çizildiği söylenebilir. Bu yaklaşımın, özellikle şebeke kısıtlarının yoğun olduğu bölgelerde kapasite tahsisinin daha rasyonel yapılmasını hedeflediği düşünülebilir. Yeni düzenleme sonrası, başvuruların tamamen bireysel değerlendirilmesinden ziyade, aynı bağlantı noktasına yönelen başvurular arasında daha güçlü bir birlikte değerlendirme ve karşılıklı etkileşim anlayışının benimsendiği yorumlanabilir.
Bu değişiklik, uygulamada özellikle aynı trafo merkezi veya bağlantı hattına yönelen çok sayıda başvurunun bulunduğu durumlarda önem kazanacaktır. Önceki düzenlemede her bir başvurunun bağımsızlığı daha belirgin şekilde korunurken, yeni düzenlemenin başvurular arasında dolaylı bir rekabet veya önceliklendirme ilişkisi yaratabilecek bir zemine işaret ettiği düşünülebilir. Bu durumun, kapasite yetersizliği hallerinde hangi başvuruların öne çıkacağı veya nasıl gruplanacağı konularında uygulamada yeni tartışmalar doğurması mümkün görünmektedir.
Diğer taraftan, teknik değerlendirmenin yine Yönetmelik ve ilgili teknik mevzuata uygunluk, ölçme ve koruma sistemleri ile şebeke kısıtları dikkate alınarak yapılacağına ilişkin ana çerçevenin korunmuş olması, düzenleyicinin tamamen yeni bir sistem kurmak yerine mevcut yapıyı bağlantı noktası merkezli olarak yeniden konumlandırmayı tercih ettiğini göstermektedir.
Sonuç olarak, m.14/3’teki değişikliklerin, başvuruların değerlendirilmesinde “bağımsızlık” ilkesinden “bağlantı noktası bazlı bütüncül değerlendirme” yaklaşımına doğru bir kaymaya işaret ettiği, bu kaymanın da özellikle kapasite tahsisi ve başvurular arası etkileşim bakımından uygulamada yeni sonuçlar doğurabileceği değerlendirilebilir. Bununla birlikte, bu yaklaşımın pratikte nasıl uygulanacağı ve başvurular arası dengeyi nasıl etkileyeceği hususlarının, uygulama örnekleri ile zaman içinde daha netleşmesi beklenebilir.
MADDE 17 – Bağlantı Anlaşması
Madde 17 kapsamında yapılan değişikliklerin, lisanssız üretim projelerinde süre yönetimi ve yatırımın tamamlanma disiplinine ilişkin yaklaşımın yeniden şekillendirildiğini gösterdiği söylenebilir. İlk bakışta sınırlı gibi görülebilecek değişikliklerin, özellikle yatırım sürecinin esnekliği ile idari kontrol arasındaki dengeyi yeniden kurmaya yönelik olduğu değerlendirilebilir.
Öncelikle, çevresel etki süreçlerine ilişkin m.17/2’nin (c) bendinin kaldırılması, izin süreçleri ile yatırım süreci arasındaki ilişkinin yeniden tanımlandığına işaret etmektedir. Önceki düzenlemede çevresel etki değerlendirmesine ilişkin süreçler, belirli durumlarda süre hesaplamaları bakımından yatırımcı lehine bir esneklik sağlayabilmekteydi. Bu bendin kaldırılması ile, çevresel izin süreçlerinin yatırım takvimi üzerindeki etkisinin daha doğrudan hale geldiği ve bu süreçlerin artık süre yönetimi bakımından ayrı bir koruma alanı oluşturmadığı düşünülebilir. Bu durum, özellikle çevresel izin süreçlerinin uzun sürdüğü projelerde yatırımcı açısından zaman baskısını artırabilecek niteliktedir.
Bununla birlikte, üçüncü fıkranın tamamen yürürlükten kaldırılması, madde kapsamındaki en belirgin değişikliklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Önceki düzenlemede belirli şartların sağlanması halinde yatırım süresine ilave 180 gün süre tanınabilmesi mümkünken, bu imkânın tamamen ortadan kaldırılması, lisanssız üretim projelerinde süre uzatımına yönelik esnekliğin önemli ölçüde sınırlandırıldığını göstermektedir. Bu değişikliğin, yatırımcıların proje planlamasını daha öngörülebilir ve disiplinli bir çerçevede yapmalarını teşvik etmeyi amaçladığı düşünülebilir.
Ancak söz konusu esnekliğin kaldırılması, yatırım süreçlerinin her zaman yatırımcı kontrolünde olmayan unsurlardan etkilenebildiği dikkate alındığında, uygulamada bazı zorluklar da doğurabilecek niteliktedir. Özellikle tedarik zinciri sorunları, finansman süreçleri, idari izinler veya saha koşulları gibi faktörlerin proje sürelerini etkileyebildiği durumlarda, süre uzatım mekanizmasının bulunmaması yatırımcı açısından riskleri artırabilir. Bu yönüyle değişiklik, yalnızca disiplin artırıcı değil, aynı zamanda risk dağılımını yatırımcı lehine olmayan şekilde yeniden kurgulayan bir unsur olarak da değerlendirilebilir.
Madde kapsamında dikkat çeken bir diğer husus ise yedinci fıkraya eklenen “rüzgâr enerjisine dayalı üretim tesisleri hariç olmak üzere” ibaresidir. Bu ekleme, lisanssız üretim rejimi içerisinde farklı kaynak türleri arasında ayrım yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Rüzgâr enerjisine dayalı tesislerin, diğer üretim tesislerine kıyasla farklı teknik, idari veya kurulum süreçlerine sahip olduğu dikkate alındığında, bu tesisler bakımından daha farklı bir yaklaşımın benimsendiği anlaşılmaktadır.
Bu düzenleme ile, rüzgâr dışındaki üretim tesisleri bakımından daha sıkı veya daha sınırlayıcı bir uygulama öngörülürken, rüzgâr projeleri için belirli bir esnekliğin korunmuş olabileceği düşünülebilir. Bu durum, özellikle güneş enerjisi projeleri bakımından daha katı bir süre ve yükümlülük rejiminin söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Dolayısıyla düzenlemenin, yalnızca genel bir sıkılaştırma değil, aynı zamanda kaynak bazlı farklılaştırma içeren bir yaklaşım benimsediği söylenebilir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Madde 17’de yapılan değişikliklerin, lisanssız üretim projelerinde süre yönetimini daha katı ve öngörülebilir bir yapıya kavuşturmayı amaçladığı; buna karşılık yatırımcı açısından esneklik alanını daraltarak proje geliştirme süreçlerinde daha yüksek planlama disiplini gerektiren bir çerçeve oluşturduğu ifade edilebilir. Bu değişikliklerin uygulamadaki etkilerinin ise özellikle süre uzatımına ihtiyaç duyan projelerde ve farklı kaynak türleri arasında ortaya çıkabilecek farklı uygulamalar çerçevesinde daha net şekilde gözlemlenebileceği değerlendirilebilir.
MADDE 19 – Yatırım Süresi ve Kabul
Madde 19’da yapılan değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin üretim tesislerinin yatırım süreci, kabul mekanizması ve kapasite yönetimi açısından daha net, ölçülebilir ve uygulamaya dönük bir çerçeveye kavuşturulmaya çalışıldığı görülmektedir.
Öncelikle metinden çıkarılan “30 uncu maddenin yedinci fıkrası hükmü saklı kalmak kaydıyla” ibaresi dikkat çekmektedir. Bahsi geçen m.30/7 ‘nin mülga olması sebebiyle bu ibarenin kaldırılması, Madde 19 kapsamındaki süre ve yükümlülüklerin artık başka bir maddeye yapılan açık bir istisna atfı ile sınırlandırılmadığını, dolayısıyla hükmün daha bağımsız ve doğrudan uygulanabilir hale getirildiğini düşündürmektedir. Bu durumun, uygulamada farklı maddeler arasında kurulan karmaşık referans ilişkilerini azaltarak yorum birliğini güçlendirme amacı taşıdığı değerlendirilebilir.
Bununla birlikte, yine metinden çıkarılan “teknik etkileşim izni ile su kullanım haklarına ilişkin izin belgeleri” ifadesi, yatırım sürecinde dikkate alınan izin setinin daraltıldığına işaret etmektedir. Bu değişiklik, özellikle enerji üretim tesislerinin tamamlanma süresine bağlanan izinler bakımından daha sade bir çerçeve oluşturma amacını taşıyor olabilir. Ancak bu izinlerin tamamen kapsam dışına mı çıkarıldığı yoksa başka düzenlemeler altında mı ele alınacağı hususu, uygulamada ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu olarak ortaya çıkmaktadır.
Maddeye eklenen düzenleme ise özellikle kısmi kabul mekanizmasına ilişkin teknik eşiklerin netleştirilmesi bakımından önem taşımaktadır. Buna göre, kısmi kabul sonrasında kalan gücün 10 MWe’den düşük olması durumunda bu kalan kısım için kabul yapılabileceği açıkça düzenlenmiştir. Bu yaklaşım, kısmi kabul sonrasında geriye kalan görece küçük kapasite parçasının ayrıca değerlendirilmesine imkân tanıyarak, yatırımın tamamlanmasını mümkün kılabilecek bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Böylece hem yatırımcıya esneklik tanınmakta hem de sistem işletimi açısından daha anlamlı ve yönetilebilir kapasite blokları üzerinden ilerlenmesi sağlanmaktadır.
Ayrıca, kabulü yapılan kısım dışındaki kapasitenin süresi içerisinde devreye alınmaması halinde bağlantı anlaşmasının kabulü yapılan kısım esas alınarak güncelleneceğine ilişkin mevcut yaklaşım korunmakla birlikte, yeni eklenen eşik ile bu sürecin daha öngörülebilir hale getirildiği söylenebilir.
Genel çerçevede değerlendirildiğinde, Madde 19’daki değişikliklerin, yatırım süreçlerine ilişkin izin ve istisna yapısını sadeleştirdiği, kısmi kabul uygulamasını daha net kurallara bağladığı ve kapasite yönetimini daha disiplinli bir yapıya kavuşturmayı hedeflediği düşünülebilir. Bununla birlikte, özellikle kaldırılan atıfların uygulamada nasıl karşılık bulacağı ve izin süreçlerinin hangi mevzuat seti altında izleneceği hususlarının, ilerleyen dönemde uygulama pratikleri ile daha da netleşmesi beklenebilir.
MADDE 23 – İhtiyaç Fazlası Enerji
Madde 23’te yapılan değişiklik ile, maddenin kapsamının özellikle 12/5/2019 tarihinden önce bağlantı anlaşmasına çağrı mektubu almaya hak kazanan tesisler bakımından yeniden tanımlandığı görülmektedir. Maddenin başlığının bu tarihi referans alacak şekilde değiştirilmesi, düzenlemenin genel bir uygulama hükmü olmaktan ziyade belirli bir yatırımcı grubuna özgülenmiş özel bir rejim oluşturduğuna işaret etmektedir.
Bu çerçevede yapılan eklemelerle birlikte, söz konusu tesislerin mahsuplaşma işlemlerinin ilgili şebeke işletmecisi tarafından saatlik bazda yapılacağı açıkça düzenlenmiş ve böylece önceki uygulamalarda tartışma konusu olabilecek ölçüm ve mahsuplaşma periyoduna ilişkin belirsizliklerin giderilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Saatlik mahsuplaşma yaklaşımının, üretim ve tüketim dengesinin daha hassas ve gerçek zamanlı şekilde izlenmesine imkân tanıdığı ve bu yönüyle sistem işletimi açısından daha kontrollü bir yapı oluşturduğu değerlendirilebilir.
Bununla birlikte, aynı tarih öncesi yatırımcılar bakımından, üretim tesisinde tüketilemeyen enerjinin aynı dağıtım bölgesinde aynı kişiye ait başka tüketim tesislerinde kullanılabilmesine ilişkin imkânın korunmaya devam ettiği görülmektedir. Bu durum, geçmiş dönemde yapılan yatırımların ekonomik fizibilitesini korumaya yönelik bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, söz konusu değişikliğin bir taraftan belirli bir yatırımcı grubuna yönelik hak ve yükümlülükleri daha açık bir şekilde tanımladığı, diğer taraftan ise mahsuplaşma mekanizmasını daha teknik ve ölçülebilir bir zemine oturtarak uygulamada yeknesaklığı artırmayı amaçladığı ifade edilebilir.
Bu madde kapsamında yapılan değişikliklerin, lisanssız üretim modelinin temel mantığı üzerinde etkili olabilecek nitelikte olduğu görülmektedir.
MADDE 24 – İhtiyaç Fazlası Enerjinin Değerlendirilmesi
Madde 24’te yapılan değişiklik ile, düzenlemenin kapsamının 12/5/2019 tarihinden önce bağlantı anlaşmasına çağrı mektubu almaya hak kazanan tesisler bakımından açıkça sınırlandırıldığı görülmektedir. Maddenin başlığında yapılan bu değişiklik, düzenlemenin genel bir uygulama kuralı olmaktan çıkarılarak belirli bir yatırımcı grubuna özgülenmiş özel bir rejim haline getirildiğine işaret etmektedir. Bu yönüyle, önceki döneme ait yatırımlar ile yeni yatırımlar arasında daha net bir ayrım tesis edildiği söylenebilir.
İçerik bakımından ise, önceki düzenlemede yer alan ve şebekeye verilen ihtiyaç fazlası enerjinin belirli durumlarda YEKDEM’e bedelsiz katkı olarak dikkate alınacağına ilişkin hükümlerin metinden çıkarıldığı görülmektedir. Bu çıkarımın, yatırımcı açısından en kritik sonuçlarından birinin, ihtiyaç fazlası enerjinin tamamen karşılıksız sisteme bırakılması riskinin azaltılması olduğu değerlendirilebilir. Dolayısıyla düzenlemenin, geçmiş dönemde kurulan tesisler bakımından ekonomik kayıpları sınırlamaya yönelik daha dengeli bir yaklaşım içerdiği düşünülebilir.
Bununla birlikte, farklı üretim tesislerinden şebekeye verilen enerjinin hangi tesise ait olduğunun tespit edilememesi durumuna ilişkin detaylı düzenlemelerin de metinden çıkarılması, uygulamada karşılaşılan karmaşık senaryoların sadeleştirilmesini amaçlayan bir yaklaşım olarak okunabilir. Bu durum, özellikle çoklu tesis yapılarında ortaya çıkan teknik ve ticari hesaplama zorluklarının azaltılmasına yönelik bir irade bulunduğunu göstermektedir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Madde 24’te yapılan değişikliklerin, bir taraftan geçmiş yatırımlara ilişkin özel bir rejimi daha net şekilde tanımladığı, diğer taraftan ise ihtiyaç fazlası enerjinin değerlendirilmesine ilişkin önceki karmaşık ve yatırımcı aleyhine sonuç doğurabilecek bazı mekanizmaları sadeleştirerek daha öngörülebilir bir yapı oluşturmayı amaçladığı ifade edilebilir.
MADDE 25 – Ödeme Mekanizması
Madde 25’te yapılan değişiklik ile, düzenlemenin kapsamının açık şekilde 12/5/2019 tarihinden önce bağlantı anlaşmasına çağrı mektubu almaya hak kazanan tesisler ile sınırlandırıldığı görülmektedir. Bu kapsam daraltıcı yaklaşım, önceki maddelerde olduğu gibi, belirli bir yatırımcı grubuna özgü ayrı bir ödeme ve mahsuplaşma rejimi oluşturulduğunu göstermektedir. Bu yönüyle düzenlemenin, geçmiş dönemde yapılan yatırımların finansal akışlarının özel olarak ele alınmasını amaçladığı düşünülebilir.
İçerik bakımından dikkat çeken bir diğer husus, ödeme hesaplamasında referans alınan hükümlerin güncellenmiş olmasıdır. Önceki düzenlemede m.24/4’e yapılan atfın, yeni düzenlemede üçüncü fıkraya yönlendirilmesi, Madde 24’te yapılan sistematik değişiklikle uyumlu bir güncelleme niteliği taşımaktadır. Bu durum, ihtiyaç fazlası enerjinin hangi kapsamda ve hangi yöntemle satın alınacağının yeniden tanımlandığını ve maddeler arası bütünlüğün sağlanmaya çalışıldığını göstermektedir.
Bununla birlikte, yapılan ekleme ile piyasa işletmecisi tarafından görevli tedarik şirketine yapılan ödemelerin üreticilere çok kısa bir süre içerisinde (üç iş günü içinde) aktarılması zorunluluğunun getirilmesi, nakit akışı yönetimi açısından yatırımcı lehine bir düzenleme olarak değerlendirilebilir. Ayrıca bu ödemelerin tamamlanıp tamamlanmadığının Kuruma bildirilmesine ilişkin yükümlülük, ödeme süreçlerinin daha yakından izlenmesini sağlayan bir kontrol mekanizması oluşturulduğunu göstermektedir.
Öte yandan, görevli tedarik şirketinin temerrüde düşmesi halinde uygulanacak yaptırımlara ilişkin düzenlemeye yapılan ekleme ile, yalnızca gecikme zammı uygulanmasıyla yetinilmeyip, aynı zamanda Dengeleme ve Uzlaştırma Yönetmeliği kapsamında da işlem tesis edileceğinin açıkça düzenlenmesi, yaptırım mekanizmasının güçlendirildiğine işaret etmektedir. Bu durum, ödeme yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi halinde daha bütüncül ve çok katmanlı bir yaptırım rejimi öngörüldüğünü göstermektedir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Madde 25’te yapılan değişikliklerin, bir taraftan kapsamı belirli bir yatırımcı grubu ile sınırlandırarak özel bir ödeme rejimi oluşturduğu, diğer taraftan ise ödeme süreçlerini hızlandıran ve yaptırım mekanizmasını güçlendiren bir yaklaşım benimsediği ifade edilebilir. Bu yönüyle düzenlemenin, özellikle geçmiş dönem lisanssız üretim yatırımlarının finansal sürdürülebilirliği ve tahsilat güvenliği açısından daha öngörülebilir bir yapı oluşturmayı amaçladığı değerlendirilebilir.
MADDE 26 – Mahsuplaşma Rejimi
Lisanssız elektrik üretimine ilişkin düzenlemeler incelendiğinde, özellikle mahsuplaşma mekanizmasının son değişikliklerle birlikte yalnızca teknik bir hesaplama yöntemi olmaktan çıkarak, piyasa işleyişini doğrudan etkileyen daha geniş bir çerçeveye oturtulduğu görülmektedir. Bu çerçevenin, üretim ve tüketim arasındaki ilişkiyi yeniden tanımladığı, fazla enerjiye ilişkin ekonomik yaklaşımı dönüştürdüğü ve piyasa aktörleri arasındaki rol dağılımını daha belirgin hale getirdiği değerlendirilebilir. Bu yönüyle düzenlemenin, lisanssız üretim modelinin temel mantığını tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade, bu modeli daha kontrollü, daha izlenebilir ve daha sınırlı bir yapıya yönlendirmeyi amaçladığı düşünülebilir.
Bu dönüşümün en belirgin yansımalarından biri, mahsuplaşma kavramının teknik olarak yeniden kurgulanmasında ortaya çıkmaktadır. Önceki uygulamada daha çok fatura bazlı ve dağıtım şirketleri ile görevli tedarik şirketleri üzerinden yürüyen mahsuplaşma sürecinin, yeni düzenleme ile saatlik ölçüm verilerine dayalı, merkezi ve daha sistematik bir hesaplama yapısına yöneldiği görülmektedir. Bu kapsamda ölçüm verilerinin piyasa işletmecisine iletilmesi, hesaplamaların Piyasa Yönetim Sistemi üzerinden gerçekleştirilmesi ve kayıtların sistematik şekilde tutulması gibi unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, mahsuplaşmanın daha önceki uygulamalara kıyasla daha merkezi ve standart bir çerçeveye oturtulduğu söylenebilir.
Bu yeni yapının doğal bir sonucu olarak, şebeke işletmecisi ile piyasa işletmecisi arasındaki fonksiyonel ayrımın da yeniden şekillendiği görülmektedir. Şebeke işletmecisinin rolünün ağırlıklı olarak ölçüm verilerinin toplanması ve iletilmesi ile sınırlandığı, buna karşılık hesaplama ve mahsuplaşma süreçlerinin piyasa işletmecisi nezdinde toplandığı anlaşılmaktadır.
Saatlik mahsuplaşma yaklaşımının benimsenmesi ise sistemin teknik işleyişi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Üretim ve tüketimin saatlik bazda eşleştirilmesi, önceki dönemlerde görülebilen aylık dengeleme esnekliklerini sınırlandırmakta ve sistemin daha kısa zaman dilimleri üzerinden dengelenmesine imkân tanımaktadır. Bu durumun, üretim-tüketim profilinde uyumsuzluk bulunan tesisler açısından farklı sonuçlar doğurabileceği, özellikle gün içi üretim ve tüketim dengesizliklerinin daha görünür hale gelmesine yol açabileceği değerlendirilebilir.
Düzenlemenin en dikkat çekici boyutlarından biri ise mahsuplaşma sonrası oluşan ihtiyaç fazlası enerjiye ilişkin yaklaşımda ortaya çıkmaktadır. İlgili hükümler birlikte değerlendirildiğinde, bu enerjinin YEKDEM kapsamında dikkate alınmakla birlikte üreticiye herhangi bir ödeme yapılmadığı, aksine söz konusu enerjinin görevli tedarik şirketi tarafından üretilmiş kabul edildiği ve YEKDEM’e bedelsiz katkı olarak sisteme dahil edildiği anlaşılmaktadır. Bu yaklaşımın, lisanssız üretim tesislerinin fazla üretim üzerinden gelir elde etme imkanını önemli ölçüde sınırlandırdığı, dolayısıyla üretim kararlarının daha doğrudan tüketim ihtiyacına bağlanmasına neden olabileceği söylenebilir.
Nitekim düzenlemenin genelinde üretim ve tüketim arasındaki ilişkinin daha sıkı kurallarla tanımlandığı görülmektedir. Üretim miktarının ilişkili tüketim tesisinin tüketimi ile sınırlandırılması, yıllık bazda üretim üst sınırlarının öngörülmesi ve bu sınırların aşılması halinde fazla enerjinin ekonomik değerinin ortadan kaldırılması, lisanssız üretimin esasen bir tüketim destek mekanizması olarak kurgulandığını düşündürmektedir. Bu çerçevede sistemin, üretim fazlası üzerinden ticari kazanç elde edilmesini teşvik etmekten ziyade, tüketim ihtiyacının karşılanmasına odaklanan bir yapıya yöneldiği değerlendirilebilir.
Bu yaklaşımın bir diğer yansıması da yıllık üretim sınırlarında görülmektedir. İlgili düzenlemeler uyarınca üretim miktarının önceki yıl tüketimi ile ilişkilendirilmesi, yeterli veri bulunmayan durumlar için alternatif hesaplama yöntemlerinin belirlenmesi ve belirlenen sınırların aşılması halinde fazla enerjinin bedelsiz katkı olarak kabul edilmesi, sistemin yalnızca anlık mahsuplaşmayı değil, aynı zamanda toplam üretim kapasitesini de kontrol altına almayı hedeflediğini göstermektedir. Bu yönüyle düzenlemenin, lisanssız üretim tesislerinin büyüklüğünü dolaylı olarak sınırlayan bir mekanizma içerdiği söylenebilir.
Bununla birlikte düzenlemede coğrafi esnekliğe de belirli ölçüde alan tanındığı görülmektedir. Üretim ve tüketim tesislerinin farklı dağıtım bölgelerinde veya farklı görevli tedarik şirketi bölgelerinde bulunabilmesine imkân tanınması, ilk bakışta sistemde esneklik sağlayan bir unsur olarak değerlendirilebilir. Ancak bu esnekliğin, mahsuplaşma işlemlerinin piyasa işletmecisi tarafından yürütülmesi ve tüm verilerin merkezi bir sistemde toplanması ile ele alındığında, coğrafi serbestliğin merkezi kontrol mekanizmaları ile dengelendiği bir yapı ortaya çıktığı düşünülebilir.
Ödeme mekanizmasına ilişkin hükümler de bu bütüncül yaklaşımı destekler niteliktedir. Piyasa işletmecisinin hesaplama yaptığı, görevli tedarik şirketinin ödeme yükümlüsü olduğu ve ödeme süreçlerinin belirli takvimlere bağlandığı bir sistemin öngörülmesi, finansal akışın daha standart ve izlenebilir hale getirilmesini amaçlıyor olabilir. Kayıtların sistematik şekilde tutulması ve süreçlerin belirli takvimler çerçevesinde yürütülmesi, bu yapının teknik altyapısını tamamlayan unsurlar olarak değerlendirilebilir.
Tüm bu unsurlar birlikte ele alındığında, lisanssız üretim modelinin daha merkezi, daha veri odaklı ve daha sıkı sınırlarla tanımlanmış bir yapıya evrildiği söylenebilir. Bu evrimin, lisanssız üretimi tamamen ortadan kaldıran bir dönüşümden ziyade, bu modeli daha kontrollü bir çerçeveye oturtmayı amaçladığı, ancak fazla üretimden gelir elde edilmesine yönelik imkanları önemli ölçüde daralttığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yeni düzenlemenin, lisanssız üretimi yatırım veya ticari üretim modeli olmaktan ziyade, ağırlıklı olarak tüketim destek mekanizması olarak konumlandırdığı değerlendirilebilir.
Bununla birlikte düzenlemenin uygulamadaki etkilerinin, özellikle saatlik mahsuplaşma yaklaşımının, bedelsiz katkı mekanizmasının ve yıllık üretim sınırlarının piyasa davranışları üzerindeki yansımalarına bağlı olarak zaman içerisinde daha net şekilde ortaya çıkacağı, bu nedenle sürecin gelişiminin dikkatle izlenmesinin yerinde olacağı düşünülebilir.
MADDE 27 – İtirazlar
Madde 27’de yapılan değişiklik ilk bakışta sınırlı görünmekle birlikte, sistemin aktör yapısına ilişkin önemli bir genişlemeye işaret etmektedir. Eklenen “veya toplayıcı” ibaresi, itiraz mekanizmasının kapsamını yalnızca görevli tedarik şirketi ile sınırlı olmaktan çıkararak, artık toplayıcıların yaptığı işlemleri de doğrudan itiraz rejimi içine dahil etmektedir.
Bu değişiklikle birlikte, 23, 24, 25 ve 26’ncı maddeler kapsamında gerçekleştirilen işlemler bakımından üreticilerin muhatabı yalnızca görevli tedarik şirketi olmayıp, aynı zamanda toplayıcı da olabilecektir. Dolayısıyla üreticilere tanınan üç iş günü içinde itiraz hakkı, artık toplayıcı işlemlerine karşı da kullanılabilir hale gelmiştir. Bu durum, özellikle son dönemde piyasa tasarımında giderek daha görünür hale gelen toplayıcılık faaliyetinin, sadece operasyonel değil, aynı zamanda hukuki sorumluluk ve denetim alanına da açık biçimde dahil edildiğini düşündürmektedir.
İkinci fıkrada yapılan paralel değişiklikle ise, itirazların değerlendirilmesi ve sonuçlandırılması yükümlülüğünün de görevli tedarik şirketi ile toplayıcıya da yüklendiği görülmektedir. Buna göre, artık toplayıcılar da kendilerine yöneltilen itirazları beş iş günü içinde incelemek, gerekiyorsa düzeltmek ve sonucu ilgiliye bildirmekle yükümlü olacaktır. Bu çerçevede toplayıcıların rolü, yalnızca portföy yönetimi veya dengeleme fonksiyonlarıyla sınırlı kalmayıp, itiraz süreçlerinde aktif sorumluluk üstlenen bir piyasa aktörü haline gelmektedir.
Sonuç olarak, bu eklemenin, toplayıcılık modelinin mevzuat içindeki yerini güçlendirdiği ve toplayıcıları üreticiler karşısında doğrudan muhatap haline getirdiği söylenebilir. Bununla birlikte, uygulamada bu ilişkinin nasıl şekilleneceği, özellikle üretici–toplayıcı sözleşmelerinin içeriği ve itiraz süreçlerinin pratikte nasıl işletileceği üzerinden daha netlik kazanabilecektir.
MADDE 28 – Tüketim tesisleri
Madde 28’in birinci fıkrasına eklenen hükümle birlikte, bir üretim tesisi ile birden fazla tüketim tesisinin ilişkilendirilmesi durumunda mahsuplaşma sonrası tüketimin dağıtımına ilişkin yeni bir hesaplama yöntemi getirildiği görülmektedir. Buna göre, m.26 kapsamında yapılan mahsuplaşma sonucunda toplam tüketimin üretimden büyük olması hâlinde, ilişkilendirilmiş tüketim tesislerinin mahsuplaşma sonrası tüketimleri, tarifeleri bazında mahsuplaşma öncesi tüketim oranları dikkate alınarak dağıtılacaktır. Bu yaklaşımın, özellikle çoklu tüketim noktası bulunan yapılarda mahsuplaşma sonuçlarının daha öngörülebilir ve sistematik bir şekilde paylaştırılmasını amaçladığı düşünülebilir.
Devam eden düzenlemede, 12/5/2019 öncesi çağrı mektubu hakkı kazanmış tesisler bakımından abone grubu farklılıklarının öneminin azaltıldığı bir yapı kurulduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda, aynı abone grubunda yer alıp almamasına bakılmaksızın birden fazla tüketim tesisinin ilişkilendirilmesine imkân tanınmakta; mahsuplaşma yapılırken ise üretimin öncelikle tarifesi düşük olan tüketim noktalarında tüketildiği varsayılmaktadır. Bu kurgunun, özellikle eski tarihli projelerde daha esnek bir ilişkilendirme imkânı sağlarken, ekonomik optimizasyonu sınırlayan bir “düşük tarifeden başlama” prensibini getirdiği değerlendirilebilir.
Bir diğer önemli ekleme, üretim ve tüketim tesislerinin aynı ölçüm noktasında yer almaması durumunda iç tüketimin nasıl ele alınacağına ilişkindir. Yeni düzenlemeye göre, üretim tesisi sahasındaki ekipmanların çalışmasından kaynaklanan iç tüketim, ilişkilendirilmiş tüketim tesislerine eklenerek mahsuplaşmaya dahil edilmektedir. Ancak aynı bölgede ilişkilendirilmiş bir tüketim tesisi bulunmaması hâlinde, bu iç tüketimin görevli tedarik şirketi tarafından belirli bir tarife üzerinden faturalandırılması öngörülmektedir. Bu yaklaşımın, sahadaki teknik tüketimlerin sistem dışı kalmasını engellemeye ve ölçüm-temelli bütünlüğü sağlamaya yönelik olduğu düşünülebilir.
Takip eden hükümlerde, üretim ve tüketim tesisleri arasındaki ilişkinin kullanıcı ve abonelik yapısı üzerinden daha esnek şekilde kurgulandığı, bunun da dolaylı olarak farklı tüketim tesisleri ile ilişkilendirme imkânı doğurabileceği değerlendirilebilir. Süreçlerin belirli bir takvim ve usule bağlandığı görülmektedir. Belgelerin eksiksiz sunulması şartıyla, her ayın son iş günü itibarıyla yapılan başvuruların aynı gün içinde sonuçlandırılması öngörülmektedir. Bununla birlikte, bu değişiklikler sonucunda ortaya çıkacak ihtiyaç fazlası enerji hesaplamalarının piyasa işletmecisi tarafından yapılacak olması, sürecin teknik ve mali boyutunun merkezi bir yapıya bağlandığını göstermektedir. Bu durumun, uygulamada yeknesaklık sağlamaya yönelik olduğu söylenebilir.
Bunun ardından gelen düzenleme ile kaçak elektrik tüketimi tespiti hâlinde uygulanacak yaptırımın kapsamının genişletildiği anlaşılmaktadır. Artık yalnızca ilgili tüketim noktası değil, ilişkilendirilmiş tüm tüketim tesisleri dikkate alınarak oransal bir hesaplama yapılmakta; belirli bir süre boyunca üretilen enerjinin bir kısmı sistem tarafından verilmiş kabul edilse dahi bu enerji için herhangi bir ödeme yapılmamakta ve YEKDEM’e bedelsiz katkı olarak değerlendirilmektedir.
Benzer bir yaklaşımın, tüketim gerçekleşmemesi durumuna da uygulandığı görülmektedir. Mücbir sebep halleri dışında, ilişkilendirilmiş tüketim tesislerinde elektrik tüketimi olmaması hâlinde, üretilen enerjinin sisteme verilmiş sayılacağı ancak herhangi bir ödeme yapılmayacağı hükme bağlanmıştır. Bu çerçevenin, lisanssız üretim modelinin “tüketim odaklılık” ilkesini güçlendirmeyi amaçladığı ve üretim ile tüketim arasında fiili bir bağ kurulmasını zorunlu kıldığı düşünülebilir.
Bunu tamamlayan düzenlemede, tüm tüketim tesislerinin üretim tesisinin kabulü itibarıyla aktif tüketim hâlinde olması zorunluluğu açıkça ortaya konulmuştur. Tüketimin henüz başlamamış olması durumunda, bu süre zarfında üretilen enerjinin yine bedelsiz olarak sisteme katkı sayılacağı belirtilmektedir. Bu yaklaşımın, proje geliştirme süreçlerinde tüketim tarafının zamanlamasına daha fazla dikkat edilmesini gerektirdiği ve yatırım planlamasını doğrudan etkileyebileceği değerlendirilebilir.
Sonraki hükümler, farklı abone gruplarına göre ihtiyaç fazlası enerji fiyatlandırmasının nasıl yapılacağını detaylandırmaktadır. Mesken abone grubunda yüksek kademeli tarife esas alınırken, kamu ve diğer AG gruplarında farklı kademe kombinasyonları uygulanabilmektedir. Bu farklılaştırmanın, tüketim yapısına göre daha hassas bir fiyatlandırma mekanizması kurmayı amaçladığı düşünülebilir; ancak çoklu abone yapılarında hesaplamaların karmaşıklığını artırabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.
Son olarak, OG ve AG seviyesindeki tüketim tesislerinin birlikte yer aldığı portföylerde ihtiyaç fazlası enerji bedelinin belirlenmesine ilişkin özel bir kural getirildiği görülmektedir. Buna göre, ilgili tüketim tesisleri arasındaki en düşük aktif enerji birim fiyatı esas alınmaktadır. Bu yaklaşımın, portföy içinde daha avantajlı tarifeler üzerinden gelir optimizasyonu yapılmasını sınırlamaya yönelik olduğu ve daha muhafazakâr bir fiyatlama anlayışını yansıttığı değerlendirilebilir.
Genel olarak bakıldığında, yapılan eklemelerin sistemi daha disiplinli, ölçülebilir ve kötüye kullanım ihtimallerine karşı daha kapalı hâle getirmeye yönelik olduğu, buna karşılık çıkarılan hükümlerin ise daha esnek ve yatırımcı lehine yorumlanabilecek alanları daralttığı söylenebilir. Bu çerçevenin, lisanssız üretim modelini daha sıkı bir “tüketimle bağlantılı üretim” paradigmasına yaklaştırdığı yönünde bir değerlendirme yapılması mümkün görünmektedir.
MADDE 29 – Ortak sayaçla ölçülen tüketimlerin birleştirilmesi
Madde 29’da yapılan değişiklikler, kapsam itibarıyla sınırlı görünmekle birlikte, düzenlemenin sistematik konumlandırılması ve sorumluluk dağılımı açısından belirli bir yönelime işaret etmektedir. Bu çerçevede özellikle madde başlığındaki değişiklik ile üçüncü fıkraya “piyasa işletmecisi” ibaresinin eklenmesi birlikte değerlendirilmelidir.
Öncelikle madde başlığının “Ortak sayaçla ölçülen tüketimlerin birleştirilmesi” şeklinde daha spesifik hale getirilmesi, düzenleyicinin bu hükmün kapsamını daha net sınırlandırma iradesi olarak yorumlanabilir. Önceki başlıkta yer alan daha genel “tüketim birleştirme” ifadesine kıyasla, yeni başlık doğrudan ortak sayaç üzerinden ölçülen tüketimlere odaklanmakta; dolayısıyla bu madde kapsamındaki uygulamaların hangi teknik konfigürasyonlar için geçerli olduğu daha açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Bu yaklaşımın, uygulamada farklı tüketim birleştirme modelleri arasında doğabilecek tereddütleri azaltmaya yönelik olduğu düşünülebilir.
Buna ek olarak, üçüncü fıkraya “piyasa işletmecisi” ibaresinin dahil edilmesi, tüketim birleştirmesinden kaynaklanan uyuşmazlıkların yöneltilebileceği taraflar bakımından önemli bir genişleme değil, aksine bir sınırlandırma getirmektedir. Zira söz konusu hüküm, bu tür uyuşmazlıkların taraflar arasında çözümlenmesi gerektiğini vurgularken, artık yalnızca şebeke işletmecisi ve görevli tedarik şirketini değil, aynı zamanda piyasa işletmecisini de bu ihtilafların dışında bırakmaktadır. Bu değişiklik, piyasa işletmecisinin rolünün teknik ve operasyonel fonksiyonlarla sınırlı tutulması gerektiği yönündeki yaklaşımın açık bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Bu çerçevede, düzenleyicinin özellikle mahsuplaşma ve veri işleme süreçlerinde rolü artan piyasa işletmecisinin, taraflar arasındaki özel hukuk ilişkilerinden doğan ihtilaflara muhatap olmaması gerektiğini daha açık bir şekilde ortaya koyduğu söylenebilir. Böylelikle, tüketim birleştirme kapsamında birden fazla tarafın yer aldığı yapılarda doğabilecek uyuşmazlıkların çözümünün, idari veya piyasa altyapısı aktörlerinden ziyade taraflar arasındaki sözleşmesel ilişkilere bırakıldığı bir yapı pekiştirilmektedir.
MADDE 30 – Tüketim ihtiyacına yönelik uygulamalar
Madde 30’da yapılan değişiklikler, özellikle üretim tesisi–tüketim tesisi ilişkisinin kurulma şartları ile tesislerin devreye alınma sürecine ilişkin yaklaşımda belirli bir yön değişikliğine işaret etmektedir. Eklemeler ve çıkarılan hükümler birlikte değerlendirildiğinde, düzenleyicinin hem daha esnek hem de bazı açılardan daha yaptırım içeren bir çerçeve kurmaya çalıştığı söylenebilir.
Öncelikle dikkat çeken husus, üretim tesisi ile ilişkilendirilecek tüketim tesislerinin aynı tarife grubunda olmasına ilişkin zorunluluğun kaldırılmasıdır. Önceki düzenlemede yer alan bu açık zorunluluk, uygulamada özellikle farklı abone gruplarına sahip tüketimlerin tek bir üretim tesisi ile ilişkilendirilmesini sınırlandıran bir unsur olarak değerlendirilebilirdi. Bu hükmün kaldırılmasıyla birlikte, tüketim tesislerinin farklı tarife gruplarında yer almasının artık doğrudan bir engel teşkil etmediği anlaşılmaktadır. Bu durumun, özellikle ticari ve sanayi tüketimlerinin farklı abonelik yapıları altında bir araya getirilmesi bakımından daha esnek bir yapı oluşturabileceği düşünülebilir.
Bununla birlikte, eklenen yeni düzenleme bu esnekliği mutlak bir serbestiye dönüştürmemektedir. Aksine, üretim tesisi ile ilişkilendirilecek tüketim tesislerinin aynı abone grubunda olması gerektiği yönünde daha farklı bir kriter getirilmektedir. Bu çerçevede, “tarife grubu” yerine “abone grubu” kavramının esas alınmasının, teknik ve ticari sınıflandırma bakımından daha net ve denetlenebilir bir ayrım oluşturmayı amaçladığı değerlendirilebilir. Ancak aynı abone grubunda yer almama durumunda getirilen sonuca göre bu durumda ilgili dönemde üretilen enerji, görevli tedarik şirketi tarafından üretilerek sisteme verilmiş kabul edilmekte ve bu enerji için herhangi bir ödeme yapılmamakta, ayrıca bu enerji YEKDEM’e bedelsiz katkı olarak dikkate alınmaktadır.
Bu yaklaşım, fiilen bir yaptırım mekanizması olarak da yorumlanabilir. Zira üretici, teknik olarak enerji üretmiş olsa dahi, belirlenen ilişkilendirme koşullarına uyulmaması halinde bu üretimin ekonomik karşılığını elde edememekte ve enerji sistem lehine bedelsiz katkı olarak kabul edilmektedir. Bu durumun, yatırımcıların tesis yapılandırmalarını kurgularken abone grubu kriterine daha fazla dikkat etmelerine yol açabileceği söylenebilir.
Diğer taraftan, kaldırılan bir diğer önemli düzenleme, üretim tesislerinin kabul işlemlerinin belirli bir süre içinde tamamlanmasına ilişkin üç yıllık süre ve bu süreye uyulmaması halinde bağlantı anlaşmasının hükümsüz hale gelmesine dair hükümdür. Bu hükmün kaldırılması, ilk bakışta yatırım süreci üzerindeki süre baskısının hafifletildiği şeklinde yorumlanabilir. Özellikle mücbir sebepler dışında dahi süre aşımı halinde bağlantı haklarının kaybedilmesine yol açan katı yapının ortadan kaldırılması, yatırımcı açısından daha esnek bir zamanlama imkânı sağlayabilir.
Bununla birlikte, bu hükmün kaldırılması, sürelere ilişkin disiplinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmeyebilir. Düzenleyicinin bu alanı farklı düzenlemeler veya ikincil mekanizmalarla yönetmeyi tercih ettiği düşünülebilir. Ancak mevcut metin itibarıyla, bağlantı anlaşmasının süreye bağlı olarak kendiliğinden hükümsüz hale gelmesi riskinin ortadan kaldırılması, yatırımcı lehine önemli bir değişiklik olarak değerlendirilebilir.
Genel olarak bakıldığında m.30’daki değişikliklerin iki yönlü bir etki yarattığı görülmektedir. Bir yandan tüketim–üretim ilişkilendirmesinde daha esnek bir yapı kurulmakta, diğer yandan bu esnekliğin sınırları abone grubu kriteri ve buna uyulmaması halinde öngörülen ekonomik sonuçlar ile çizilmektedir. Aynı zamanda, tesislerin devreye alınmasına ilişkin süre baskısının kaldırılmasıyla yatırım sürecinde daha geniş bir hareket alanı sağlandığı ancak buna karşılık sistemin bütünlüğünü korumak amacıyla farklı araçların devreye alınmış olabileceği değerlendirilebilir.
MADDE 31 – Denetim
m.31’de yapılan değişiklik, ilk bakışta tek bir ibare eklemesi gibi görünmekle birlikte, denetim mekanizmasının kapsamı ve veri akışı bakımından önemli bir genişlemeye işaret etmektedir. Piyasa işletmecisinin madde metnine dahil edilmesiyle birlikte, lisanssız üretim faaliyetlerinin incelenmesi ve denetimine esas teşkil eden raporların artık yalnızca şebeke işletmecisi ve görevli tedarik şirketi tarafından değil, aynı zamanda piyasa işletmecisi tarafından da hazırlanabileceği anlaşılmaktadır.
Bu durum, özellikle mahsuplaşma, uzlaştırma ve veri doğrulama süreçlerinde merkezi bir rol üstlenen piyasa işletmecisinin, denetim sürecine dolaylı değil daha kurumsal bir şekilde dahil edilmesi olarak yorumlanabilir. Başka bir ifadeyle, piyasa işletmecisinin sahip olduğu ölçüm, veri işleme ve uzlaştırma çıktılarının, Kurum tarafından yürütülen denetim faaliyetlerinde daha doğrudan kullanılmasının önü açılmaktadır.
MADDE 33 – Bilgilerin toplanması ve muhafaza edilmesi
m.33’e bakınca, yapılan değişikliklerin oldukça sistematik bir şekilde veri yönetimi ve piyasa işletmecisinin rolünün güçlendirilmesi ekseninde kurgulandığı görülüyor. Maddeye yapılan eklemeler ve çıkarılan hükümler birlikte değerlendirildiğinde, düzenleyicinin veri akışını merkezileştirme ve sorumlulukları yeniden dağıtma yönünde bir tercih yaptığı söylenebilir.
İlk fıkrada piyasa işletmecisinin açıkça sayılması, lisanssız üretim yapan kişilerin yalnızca Kurum, şebeke işletmecisi ve görevli tedarik şirketine değil, aynı zamanda piyasa işletmecisine de doğrudan veri ve belge sunma yükümlülüğü altında olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ekleme, piyasa işletmecisinin artık sadece uzlaştırma ve piyasa işletimi fonksiyonlarıyla sınırlı olmayan, daha geniş bir veri toplayıcı ve işleyici rol üstlendiğine işaret ediyor. Bu durumun, veri bütünlüğü ve şeffaflık açısından olumlu sonuçlar doğurabileceği düşünülebilir.
İkinci fıkrada yapılan değişiklik ise daha köklü bir yapısal dönüşüme işaret etmektedir. Önceki düzenlemede şebeke işletmecilerinin Kuruma doğrudan veri sunmasına dayanan yapı kaldırılarak, yerine piyasa işletmecisi merkezli bir veri mimarisi kurulmaktadır. Buna göre, lisanssız üretim tesislerine ilişkin verilerin piyasa işletmecisi tarafından oluşturulan bir veri tabanında tutulması ve şebeke işletmecilerinin bu verileri belirlenen formatta bu sisteme girmesi öngörülmektedir. Bu verilerin düzenlenerek Kuruma sunulması görevi de piyasa işletmecisine verilmiştir. Bu yaklaşımın, veri standardizasyonu ve tekilleştirilmesi açısından önemli bir dönüşüm olduğu, ancak aynı zamanda veri akışında tek bir kuruma bağımlılık yaratabileceği de değerlendirilebilir.
Dördüncü fıkrada yapılan değişiklikle birlikte, veri saklama yükümlülüğünün kapsamı genişletilerek piyasa işletmecisi de açıkça bu yükümlülüğün tarafı haline getirilmiştir. Önceki metinde yalnızca şebeke işletmecileri ve görevli tedarik şirketleri için öngörülen veri saklama sorumluluğunun, artık piyasa işletmecisini de kapsayacak şekilde genişletilmesi, veri güvenliği ve sürekliliği açısından daha bütüncül bir yapı kurma amacını yansıtıyor olabilir.
Beşinci ve altıncı fıkralarda, dağıtım şirketleri ve OSB dağıtım lisansı sahiplerinin veri bildirim yükümlülüklerinin TEİAŞ’a ve ayrıca piyasa işletmecisine yönlendirildiği görülmektedir. Özellikle altıncı fıkrada piyasa işletmecisine yapılan bildirimin eklenmesi, bağlantı süreçlerine ilişkin bilgilerin de artık merkezi veri yapısına dahil edilmek istendiğini göstermektedir. Bu durum, lisanssız üretim portföyünün daha yakından izlenmesine imkân sağlayabilecek bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Yedinci fıkrada ise, ömrünün sonuna yaklaşan (on yıllık sürenin bitimine iki ay veya daha az süre kalan) üretim tesislerine ilişkin bilgilerin piyasa işletmecisine bildirilmesi ve piyasa işletmecisinin bu tesisleri liste halinde yayımlaması öngörülmektedir. Bu düzenlemenin, piyasa oyuncuları açısından öngörülebilirliği artırabilecek ve sistemden çıkacak kapasitenin daha şeffaf şekilde izlenmesine imkân sağlayabilecek bir yönü olduğu söylenebilir.
Genel olarak bakıldığında m.33’teki değişikliklerin, veri toplama, işleme, saklama ve raporlama fonksiyonlarını önemli ölçüde piyasa işletmecisi etrafında merkezileştirdiği görülmektedir. Bu yaklaşımın, veri kalitesi ve piyasa şeffaflığı açısından olumlu sonuçlar doğurması mümkün olmakla birlikte, uygulamada veri akışının tek bir kuruma yoğunlaşmasının operasyonel riskler yaratıp yaratmayacağı da süreç içerisinde ayrıca değerlendirilmeye açık görünmektedir.
MADDE 35 – Üretim tesisi devri
m.35 kapsamında eklenen üçüncü fıkra incelendiğinde, düzenleyicinin üretim tesisi devri süreçlerinde özellikle tüketim-üretim ilişkisinin korunmasına ve sistemin başvuru anındaki denge mantığının devam ettirilmesine yönelik bir yaklaşım benimsediği görülmektedir.
Söz konusu fıkra ile, üretim tesisinin devri halinde bu tesisle ilişkilendirilecek yeni tüketim tesislerinin belirli koşulları sağlaması zorunlu hale getirilmektedir. Bu kapsamda öncelikle, yeni tüketim tesisinin üretim tesisinin ilk başvuru (çağrı mektubu) tarihindeki hukuki çerçeveye uygun olması gerektiği düzenlenmektedir. Bu durum, sonradan yapılan devir işlemleriyle daha esnek veya avantajlı yeni düzenlemelerden yararlanılmasının önüne geçilmesini amaçlıyor olabilir. Başka bir ifadeyle, düzenleyicinin “başvuru anındaki rejimi koruma” yönünde bir refleks geliştirdiği söylenebilir.
Buna ek olarak, özellikle (b) bendinde yer alan düzenleme ile, öncelik değerlendirmesi kapsamında çağrı mektubu almış üretim tesislerinde, yeni ilişkilendirilecek tüketim tesisinin yıllık tüketiminin başvuruya esas tüketim miktarından az olmaması şartı getirilmektedir. Bu hükmün, lisanssız üretim sisteminin temelinde yer alan “tüketim kadar üretim” prensibini devir sonrası aşamada da korumayı hedeflediği anlaşılmaktadır. Böylece, devir yoluyla üretim tesisinin daha düşük tüketimli bir tesisle eşleştirilerek sistemde fiilen ihtiyaç fazlası üretim yaratılmasının önüne geçilmek istendiği düşünülebilir.
Genel çerçevede değerlendirildiğinde, üçüncü fıkra ile getirilen bu düzenlemelerin, lisanssız üretim sisteminde devir işlemlerinin yalnızca mülkiyet değişikliği olarak kalmaması, aynı zamanda teknik ve ekonomik dengenin korunması açısından da belirli sınırlamalara tabi tutulmasını amaçladığı söylenebilir. Bununla birlikte, bu tür sınırlamaların özellikle ikincil piyasa işlemleri ve yatırımcı esnekliği üzerindeki etkilerinin, uygulamada nasıl şekilleneceğinin ayrıca izlenmesi gerektiği de ifade edilebilir.
MADDE 37 – Diğer hükümler
m.37’de yapılan değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde, düzenleyicinin üç ana eksende bir müdahalede bulunduğu görülmektedir: Kurulu güçte esneklik sınırlarının netleştirilmesi, ekipman standartlarının yeniden tanımlanması ve daraltılması, izinsiz/uygunsuz kurulumlara karşı yaptırım mekanizmasının ciddi şekilde sertleştirilmesi ve sistematik hale getirilmesi.
Üçüncü fıkrada yapılan değişiklikle, özellikle kısmi kabul süreçleri ve üretim tesislerinin devreye alınma senaryoları ile bağlantılı olarak kurulu güç azaltımı imkânının kapsamını daha açık ve sınırlı hale getirmenin amaçlandığı düşünülebilir. Buna göre, belirli tesis türleri hariç olmak üzere, çağrı mektubu verilen kişiler için bir defaya mahsus yüzde on oranında güç düşürme imkânı korunmakla birlikte, hangi tesislerin bu imkândan yararlanamayacağı daha net bir şekilde tanımlanmış görünmektedir. Bu yaklaşımın, proje geliştirme aşamasındaki esnekliği tamamen ortadan kaldırmadan, sistem planlaması açısından öngörülebilirliği artırmayı hedeflediği değerlendirilebilir.
Altıncı fıkrada ise daha dikkat çekici bir değişiklik söz konusudur. Önceki düzenlemede daha genel bir ifadeyle “ilgili mevzuat ve standartlara uygun, garanti kapsamında ve son beş yıl içinde üretilmiş olma” şartı aranırken, yeni düzenlemede bu yaklaşım terk edilerek çok daha somut ve sınırlı bir ekipman listesi üzerinden (türbin, jeneratör, kanat, panel, invertör, buhar kazanı, motor, batarya gibi ana ekipmanlar) beş yıl şartı korunmuştur. Bu değişiklik, bir yandan düzenlemenin uygulanabilirliğini artırırken diğer yandan yorum alanını daraltarak idareye ve uygulayıcılara daha net bir çerçeve sunmayı amaçlıyor olabilir. Bununla birlikte, hangi ekipmanın “ana ekipman” sayılacağına ilişkin tartışmaların tamamen ortadan kalkmayabileceği de not edilebilir. Ayrıca istisna kapsamının da yeniden düzenlenerek bazı tesis türleri için bu beş yıl şartının uygulanmayacağının açıkça belirtilmesi, düzenlemenin teknik çeşitlilikleri dikkate alacak şekilde esnetildiğini göstermektedir.
On üçüncü fıkrada yapılan değişiklik ise maddenin en sert ve en yapısal müdahalesi olarak öne çıkmaktadır. Önceki metinde tek parça halinde düzenlenen ve izinsiz şekilde kurularak işletmeye alınan tesislere ilişkin yaptırım rejimi, yeni metinde alt bentlere ayrılarak daha sistematik ve kategorik bir hale getirilmiştir. Özellikle bağlantı anlaşmasına çağrı mektubu veya bağlantı anlaşması bulunmayan tesisler ile bu belgeleri almış olmakla birlikte usule aykırı şekilde işletmeye alınan tesisler arasında bir ayrım yapıldığı görülmektedir. Her iki durumda da tesisin şebekeden ayrılması öngörülmekle birlikte, ilk grup için ayrıca ekipmanın sökülmesi ve tesisin fiziki olarak ortadan kaldırılması gibi daha ağır yükümlülükler açıkça düzenlenmiştir.
Buna ek olarak, izinsiz kurulum yapan gerçek veya tüzel kişilere üç yıl boyunca yeniden başvuru yapamama yaptırımının korunarak sistematik şekilde uygulanmaya devam ettiği görülmektedir. Yeni düzenlemede ayrıca, belirli durumlar için şebeke işletmecisi tarafından tahakkuk ettirilecek bedelin bir formül üzerinden hesaplanması ve bu bedelin “kaçak elektrik enerjisi kullanım geliri” kapsamında değerlendirilmesi öngörülmektedir. Bu çerçevede getirilen formülün (kurulu güç, kapasite kullanım oranı ve ilgili abone grubuna ait enerji bedeli gibi parametreler üzerinden) yaptırımı daha ölçülebilir ve standart hale getirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında, aykırılığın devam etmesi halinde tahakkuk ettirilecek bedelin her seferinde iki katına çıkarılması yönündeki düzenleme, yaptırımın caydırıcılığını önemli ölçüde artıran bir unsur olarak değerlendirilebilir.
Genel olarak Madde 37’deki değişikliklerin, lisanssız üretim sisteminde özellikle “kuralsız kurulum” ve “mevzuata aykırı devreye alma” pratiklerini sınırlamaya yönelik daha sert, ölçülebilir ve kademeli bir yaptırım rejimi kurma amacını taşıdığı söylenebilir. Bununla birlikte, bu tür yaptırımların uygulamadaki etkilerinin, özellikle mevcut projeler ve devam eden yatırımlar bakımından nasıl sonuçlar doğuracağı, piyasa oyuncuları açısından dikkatle izlenmesi gereken bir alan olarak ortaya çıkmaktadır.
EK-2 ve EK-3
Ek Madde 2 ve Ek Madde 3 birlikte değerlendirildiğinde, düzenleyicinin lisanssız üretim rejimini iki kritik eksende genişlettiği görülmektedir. Toplayıcılık faaliyetinin lisanssız üretim portföylerine entegrasyonu ve depolama ile lisanssız üretim arasındaki ilişkinin daha net ve sınırlayıcı bir çerçeveye oturtulması.
Ek Madde 2 bakımından yapılan düzenleme, görünüşte kısa olmakla birlikte yapısal etkileri itibarıyla oldukça önemli bir genişlemeye işaret etmektedir. Bu hüküm ile, Yönetmelikte görevli tedarik şirketlerine tanımlanan görev, yetki ve sorumlulukların, belirli bir istisna dışında, artık portföyünde lisanssız üretim tesisi bulunduran toplayıcılar için de geçerli olacağı açıkça hükme bağlanmıştır. Bu yaklaşımın, toplayıcılık faaliyetinin sistem içindeki rolünü yalnızca ticari bir aracı fonksiyon olarak değil, aynı zamanda düzenleyici yükümlülükler bakımından da sorumluluk üstlenen bir aktör olarak konumlandırmayı amaçladığı düşünülebilir. Özellikle görevli tedarik şirketleri ile toplayıcıların belirli yönlerden aynı yükümlülük rejimine tabi kılınması, piyasada rol ve sorumlulukların yakınsamasına yol açabilecek bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, m.24/4’ün istisna tutulması, düzenleyicinin bu genişlemeyi sınırsız bir yetki devri şeklinde değil, kontrollü bir uyarlama olarak kurguladığını göstermektedir.
Ek Madde 3 ise depolama faaliyetlerinin lisanssız üretim sistemi içerisindeki yerini daha açık ve teknik bir çerçeveye oturtmaktadır. Birinci fıkrada, lisanssız üretim tesisine bütünleşik depolama ünitesi kurulmasına izin verilmekte, ancak bu izin üretim tesisinin elektriksel gücü ile sınırlandırılmaktadır. Bu sınırın, depolamanın üretim faaliyetini destekleyici bir unsur olarak kalmasını sağlamak ve bağımsız bir ticari üretim aracına dönüşmesini engellemek amacı taşıdığı değerlendirilebilir. Aynı zamanda, depolama faaliyetlerinin ayrı bir yönetmeliğe açık atıfla bağlanması, mevzuat bütünlüğü açısından dikkat çekici bir sistematik kurgu ortaya koymaktadır.
İkinci fıkrada getirilen düzenleme ise, depolama faaliyetinin ekonomik sonuçları bakımından oldukça kritik bir tercihi yansıtmaktadır. Buna göre, depolama ünitesinden şebekeye verilen enerjinin, mahsuplaşma sonrası ortaya çıkan ihtiyaç fazlası enerji kapsamında değerlendirilmesi halinde, bu enerji için herhangi bir ödeme yapılmayacağı açıkça hükme bağlanmıştır. Dahası, depodan verilen enerjinin ayrı olarak tespit edilememesi durumunda, ihtiyaç fazlası enerjinin tamamı için ödeme yapılmaması öngörülmektedir. Bu yaklaşımın, depolama üzerinden sistematik bir gelir elde edilmesini sınırlandırmayı ve depolamayı daha çok tüketim optimizasyonu ve sistem dengesi aracı olarak konumlandırmayı hedeflediği düşünülebilir. Bununla birlikte, söz konusu enerjinin görevli tedarik şirketi tarafından üretilmiş kabul edilerek YEKDEM’e bedelsiz katkı sayılmasının, düzenlemenin finansal etkilerinin üreticilere çeşitli şekillerde yansıyabileceği ifade edilebilir.
Üçüncü fıkrada ise depolama ünitelerinin kabul süreçlerinde yüzde on tolerans tanınması öngörülmektedir. Bu hükmün, teknik uygulamalarda ortaya çıkabilecek sapmaları tolere etmeye yönelik pratik bir düzenleme olduğu söylenebilir. Ancak bu toleransın kapsamı ve nasıl uygulanacağı, özellikle saha uygulamalarında yorum farklılıklarına açık bir alan yaratabilir.
Genel çerçevede değerlendirildiğinde, Ek Madde 2 ile toplayıcılık faaliyetinin lisanssız üretim rejimi içine daha güçlü şekilde entegre edildiği, Ek Madde 3 ile ise depolama faaliyetlerinin sistemdeki rolünün teknik olarak mümkün kılınmakla birlikte ekonomik olarak sınırlandırıldığı görülmektedir. Bu iki düzenlemenin birlikte okunması, düzenleyicinin bir yandan yeni piyasa mekanizmalarını sisteme dahil etmeye çalışırken, diğer yandan bu mekanizmaların kontrolsüz bir gelir modeline dönüşmesini sınırlamaya yönelik temkinli bir yaklaşım benimsediğini düşündürmektedir.
GEÇİCİ MADDE 5
Geçici Madde 5’te yapılan değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin esasen OSB dağıtım lisansı sahiplerinin lisanssız üretim tesislerinin hangi mevzuat setine göre ve hangi ölçüm noktaları üzerinden ilişkilendirileceği ile mahsuplaşma periyoduna ilişkin yaklaşımın güncellenmesi ekseninde yeniden kurgulandığı görülmektedir.
İlk fıkra bakımından, önceki düzenlemede atıf yapılan 14/3/2014 tarihli ve 28941 sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanan OSB Elektrik Piyasası Yönetmeliği’nin m.14’e yapılan referansın metinden çıkarıldığı, bunun yerine 25/7/2024 tarihli ve 32612 sayılı Resmî Gazete ‘de yayımlanan “Organize Sanayi Bölgelerinin ve Endüstri Bölgelerinin Elektrik Piyasası Faaliyetlerine İlişkin Yönetmelik” ve özellikle bu Yönetmeliğin m.10’a açık atıf getirildiği görülmektedir. Bu değişikliğin, eski OSB mevzuatı ile kurulan ilişkiyi sona erdirerek yeni ve güncel mevzuat çerçevesine uyumu sağlama amacı taşıdığı düşünülebilir. Aynı zamanda “Endüstri Bölgeleri” ibaresinin açıkça eklenmiş olması, kapsamın yalnızca OSB’lerle sınırlı tutulmayıp daha geniş bir sanayi alanı tanımına doğru genişletildiğini göstermektedir. Bu çerçevede, lisanssız üretim tesislerinin hangi bağlantı noktaları ve sayaçlar üzerinden ilişkilendirileceği artık yeni yönetmelikte tanımlanan sistematikle uyumlu hale getirilmiş görünmektedir.
Üçüncü fıkrada yapılan değişiklik, teknik nitelikte görünmekle birlikte uygulama bakımından önemli sonuçlar doğurabilecek bir dönüşüme işaret etmektedir. Önceki metinde yer alan “saatlik veya aylık” mahsuplaşma yaklaşımının sadeleştirilerek yalnızca “saatlik” mahsuplaşma esasının korunmuş olması, mahsuplaşma periyodunun alternatifli bir yapıdan çıkarılarak tekil ve daha standart bir çerçeveye indirgenmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu değişikliğin, farklı ölçüm ve uzlaştırma altyapılarına sahip uygulama alanlarında mevcut esnekliği sınırlandırmakla birlikte, sistemin daha anlık veri akışına dayalı, daha sıkı izlenebilir ve daha merkezi bir hesaplama yapısına yönelmesini amaçladığı değerlendirilebilir. Bu çerçevede saatlik mahsuplaşmanın esas alınması, üretim ve tüketim dengesinin daha kısa zaman dilimleri üzerinden takip edilmesine imkân tanırken, önceki dönemde mümkün olabilen dönemsel dengeleme etkilerini sınırlayabilecek bir sonuç da doğurabilir. Dolayısıyla söz konusu değişikliğin, teknik anlamda bir sadeleştirme olmakla birlikte, uygulamada esneklikten ziyade standardizasyon ve anlık denge yaklaşımını güçlendiren bir tercih olarak okunması mümkündür.
GEÇİCİ MADDE 13
Geçici Madde 13 ile getirilen düzenleme, lisanssız üretim rejiminde mahsuplaşma ve veri yönetimi altyapısının merkezileştirilmesine geçiş sürecini açıkça tanımlayan bir geçiş hükmü niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle, maddenin yalnızca teknik bir takvim belirlemediği aynı zamanda sistem mimarisinde önemli bir dönüşümü işaret ettiği söylenebilir.
İlk olarak, düzenleme ile m.33 kapsamında öngörülen veri tabanının oluşturulması ve m.26 çerçevesinde yürütülecek mahsuplaşma işlemlerine ilişkin altyapıların piyasa işletmecisi tarafından 1/5/2026 'tarihine kadar tesis edilmesi öngörülmektedir. Bu yaklaşımın, dağınık veri yapıları ve farklı aktörler arasında yürütülen mevcut süreçlerin, daha bütünleşik ve merkezi bir sistem altında toplanmasını hedeflediği değerlendirilebilir. Özellikle veri tabanının piyasa işletmecisi nezdinde kurulacak olması, veri akışının standardizasyonu, izlenebilirliği ve denetlenebilirliği açısından önemli sonuçlar doğurabilecek bir adım olarak görülebilir.
Bununla birlikte, söz konusu tarihe kadar geçerli olacak uygulamanın da açıkça düzenlenmiş olması dikkat çekicidir. Buna göre, ilgili maddeler kapsamındaki mahsuplaşma işlemleri, piyasa işletmecisi altyapıyı devreye alana kadar piyasa işletmecisi, ilgili şebeke işletmecileri ve görevli tedarik şirketleri tarafından aylık mahsuplaşma kapsamında yürütülmeye devam edecektir. Bu hükmün, sistemsel bir boşluk oluşmasını engellemeye ve geçiş sürecinde mevcut işleyişin devamlılığını sağlamaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır.
Burada özellikle “aylık mahsuplaşma” vurgusunun korunmuş olması, yeni sistem devreye girene kadar daha basit ve yönetilebilir bir mahsuplaşma yönteminin tercih edildiğini göstermektedir. Bu durum, ilerleyen dönemde altyapının tamamlanmasıyla birlikte saatlik bazlı mahsuplaşma modellerine geçişin planlandığı şeklinde yorumlanabilir.
Genel çerçevede değerlendirildiğinde, Geçici Madde 13’ün, lisanssız üretim piyasasında veri yönetimi ve mahsuplaşma süreçlerinin merkezileştirilmesi, dijitalleştirilmesi ve standartlaştırılması yönünde bir geçiş kurgusu ortaya koyduğu söylenebilir. Bununla birlikte, belirlenen 1/5/2026 tarihine kadar altyapının ne ölçüde tamamlanabileceği ve geçiş sürecinin uygulamada ne derece sorunsuz ilerleyeceği, piyasa aktörleri açısından yakından takip edilmesi gereken bir konu olarak öne çıkmaktadır.
Genel Değerlendirme
Bu çerçevede 2026 tarihli değişikliklerin, yalnızca teknik nitelikte bir revizyon olarak değil, lisanssız üretim modelinin kapsamını, sınırlarını ve işleyiş mantığını yeniden tanımlamaya yönelik daha geniş ölçekli düzenleyici çerçevenin yeniden kurgulanmasına yönelik bir adım olarak okunabileceği değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, söz konusu düzenlemelerin nihai etkilerinin, uygulama detaylarının nasıl şekilleneceğine, piyasa aktörlerinin adaptasyon kapasitesine ve özellikle ikincil düzenlemeler ile uygulama pratiğinde ortaya çıkacak yönlendirmelere bağlı olarak zaman içerisinde netleşeceği açıktır. Bu nedenle, mevcut aşamada yapılan değerlendirmelerin de sürecin ilerleyişine paralel olarak yeniden ele alınmasının gerekebileceği ifade edilebilir.
Madde bazlı inceleme birlikte değerlendirildiğinde, düzenleyicinin bir yandan sistematik bütünlüğü güçlendirmeye, diğer yandan ise mahsuplaşma mekanizmasını daha kontrol edilebilir, izlenebilir ve standardize bir yapıya kavuşturmaya yöneldiği görülmektedir. Bununla birlikte, bu yaklaşımın uygulamada nasıl karşılık bulacağı, özellikle farklı tüketim profilleri ve farklı teknik altyapılara sahip tesisler bakımından ne tür sonuçlar doğuracağı, önümüzdeki dönemde daha somut biçimde ortaya çıkacaktır.
Öte yandan, sektörden gelen ilk tepkiler ve değerlendirmeler incelendiğinde, değişikliklerin belirli başlıklar etrafında yoğunlaşan tartışmaları beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu eleştirilerin önemli ölçüde teknik, ekonomik ve hukuki temellere dayandığı anlaşılmakla birlikte, söz konusu tartışmaların kapsamlı bir şekilde ele alınmasının ayrı bir değerlendirmeyi gerektirdiği açıktır. Bu nedenle, sektörden gelen eleştiriler, öne çıkan tartışma alanları ve bu çerçevede düzenleyici yaklaşımın nasıl evrildiği hususları, müstakil bir yazıda detaylı olarak incelenecektir.
@Zeynep EMİROĞLU
Bizimle temasa geçin